|
|

RAB'bin İnsanlara Verdiği Armağan: - Mantık, Akıl ve
Vicdan dediğimiz Adâlet Duygusu ile Atatürk :
Kendisi KUTSAL
RUH olan, her insanı yaratan, her birimizden ruhsal anlayış ve
merhamet isteyen Tanrı'mız Rab Allah'ın önünde ve her
vatandaşın, mantık, akıl ve sağduyu ile
düşünmeseni isteyen Büyük Önder Atatürk'ün önünde, Kur'an-ı Kerim
dediğimiz kitapta okuduğumuz şu sözleri şimdi TEKRAR
DÜŞÜNELİM :
Sure 47 de 19: "Ey Muhammed ! Bil ki, Allah'tan başka tanrı
yoktur; kendinin ve inananların günahlarının
bağışlanmasını dile."
Sure 4 de 3: "..hoşunuza giden
başka kadınlarla iki, üç , ve dörde kadar evlenebilirsiniz."
Sure 4 de 34: "..erkekler kadınlar
üzerine hakimdirler."
Sure 5 de 51: "Ey inananlar ! Yahudi ve
hıristiyanları dost olarak benimsemeyin..Sizden kim onlara dost
olursa o da onlardandır."
Sure 8 de 65: " Ey Peygamber !
Mü'minleri (inananlari) savaş için coştur."
Sure 8 de 69: "Elde ettiğiniz
ganimetleri temiz ve helal olarak yeyin.."
Sure 9 da 5: "Hürmetli aylar
çıkınca, puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün.."
Sure 9 da 111: " Allah şüphesiz, Allah yolunda
savaşıp, öldüren ve öldürülen mü'minlerin canlarını ve
mallarını..cennete karşılık satın
almıştır. Verdiği sözü Allah'tan daha çok tutan kim
vardır ?
Sure 11 de 15 - 16: "Dünya
hayatını ve güzelliklerini isteyenlere..ahirette ateşten
başka bir şey yoktur. İşledikleri şeyler orada
boşa gitmiştir."
Sure 24 de 31: "Mü'min kadınlara
da söyle:.Süslerini..açmasınlar. Başörtülerini yakalarının
üzerine (peçe) salsınlar.
Sure 33 de 50: "Ey Peygamber
!..Allah'ın sana ganimet olarak (savaşta alınan mal olarak)
vediği cariyeleri (kadınları)..
almanı helal
kılmışızdır.
Sure 47 de 4: " Savaşta inkâr
edenlerle (inançsızlarla)
karşılaştığınızda boyunlarını
vurun."
Sure 48 de 1 - 3: "Ey Muhammmed...Allah
böylece senin geçmiş ve gelecek günahlarını
bağışlar."
Sure 48 de 20: "Allah size, ele
geçireceğiniz bol bol ganimetler vâdetmiştir."
Sure 48 de 23: "Allah'ın
yasasında değişme bulamazsın."
Sure 56 da 77: Doğrusu bu kitâb,
sâdece arınmış olanların dokunabileceği Kuran-ı
Kerimdir.
Sure 78 de 31 34: Doğrusu, Allaha
karşı gelmekten sakınanlara kurtuluş, bahçeler,
bağlar, (cin ve insan eli değmemiş) göğüsleri
tomurcuklanmış yaşıt kızlar ve dolu kadehler
vardır.
Sure 111 de 1: Muhammedin kendi amcası
Ebû Leheb için söylediği ve bizim de namazlarda dua diye tekrar
ettiğimiz bed-dua: Tebbet yedâ Ebû Lehebin ve tebb. Mâ ağna anhü
mâlühû vemâ keseb. Seyaslâ nâran zâte Leheb. Vemraetühû hammâletel-hatab. Fîcîdihâ hablün min
mesed.-- ANLAMI: Ebû Lehebin elleri kurusun; kurudu da ! Malı ve
kazandığı kendisine fayda vermedi. Alevli ateşe
yaslanacaktır. Karısı da, boynunda bir ip olduğu halde ona
odun taşıyacaktır.
Şimdi,
YARATAN KUTSAL RUHun önünde, bu
bed-duaya AMİN mi diyelim, yoksa yerin dibine mi girelim ?
RAB önünde
düşünen insanlar isek, bu bed-duayı hangi MANTIK, hangi AKIL, hangi
VİCDAN ile tekrar edelim ?
El için kuyu
kazan, evvela kendi düşer. diye apaçık bildiren bu denenmiş
atasözü, EBEDÎ YARGI olarak önümüze
çıkıp dikilmiyor mu ? Ebû
Lehebin elleri kurusun derken, bu yargıyı kendi üzerimize çekmiyor
muyuz ?
Başkasını nasıl
yargılarsanız, siz de aynı yolda
yargılanacaksınız. Hangi ölçekle ölçerseniz, size de aynı
ölçek uygulanacak. diyen Ebedî Rabbin Ebedî Sözü İncilin
önünde durumumuz nasıl olur ? Âdem
oğlu olarak her insanı birbirine kardeş sayan Ebedî Rab Kutsal
Ruh, Ebedî Sözüne devam ediyor:
Sen neden kardeşinin gözündeki çöpü görürsün de kendi gözündeki merteği
farketmezsin?..İkiyüzlü!Önce kendi gözündeki merteği çıkar, o
zaman kardeşinin gözündeki çöpü çıkarmak için daha iyi görürsün.
Dua ettiğiniz zaman ikiyüzlüler gibi
olmayın..putperestler gibi boş
sözler tekrarlayıp durmayın...Siz onlara benzemeyin. diye hep
gerçeklere dokunan bu EBEDÎ SÖZ bizler
için son derece acı ve yargılayıcı değil midir ?
SÖZ devam ediyor: Bunun için siz
şöyle dua edin:
Göklerdeki Babamız,
adın kutsal kılınsın.
Egemenliğin gelsin.
Gökte olduğu gibi,
yeryüzünde de senin isteğin olsun.
Bugün bize gündelik
ekmeğimizi ver.
Bize karşı suç
işleyenleri bağışladığımız gibi, sen de
bizim suçlarımızı bağışla.
Ayartılmamıza izin
verme. Kötü olandan bizi kurtar
Çünkü egemenlik, güç ve
yücelik sonsuzlara dek senindir. Amin.
diye bildiren Ebedî Söz şöyle devam ediyor :
Başkalarının suçlarını
bağışlarsanız, göksel Babanız da sizin
suçlarınızı bağışlar. Ama siz başkalarının
suçlarını bağışlamazsanız, Babanız (Allah)
da sizin suçlarınızı bağışlamaz.
Bu Kutsal Sözü
vicdanımızda hiç dinlemek istiyor muyuz ? Kutsal Ruhu dinlemek ve
Ona boyun eğmek istemiyorsak niçin din ve İman üzerine laf ediyoruz?
Gâvur îcadı dediğimiz renkli
televizyonlarda insanların karşısında süslü rahleler kurup
oturuyoruz; Tanrı ismiyle, din ve îman ismiyle yapılmış
olan vahşîlik, eşkiyalık, bencillik fetvalarını,
kadınlara karşı koyulmuş gaddarlık,
haksızlık, adâletsizlik yasalarını hep Arap sesine
bürüyerek, insandan adâlet isteyen Rab Allahın önünde hiç utanmadan
okumakta ve okutmaktayız ! Büyük Önder Atatürkün insan olarak her
birimizden istediği mantık, akıl, vicdan, din ve îman bu mudur?
Vicdansızlık, gaddarlık ve Allahsızlık
fetvalarını Atatürke ve bütün
insanlara yutturmakta olduğumuzu sanırken bizler kimi avutuyoruz? Her
insandan Kutsal Adâlet isteyen
Tanrıyı mı? Yoksa, kendimizi mi? Yaratan, Seven,
Çağıran ve Yargılayan Tanrının insana verdiği
mantık, akıl ve adâlet duygusu bu mudur?
Büyük önder
Atatürk, insanlık tarihinde, Türk Milletinin en muhtaç
kaldığı günde Merhametli Olan Rabbin verdiği Büyük
Armağan değilse, nedir? Bu Armağan Atatürk, gerçeğin ve
insancıl sağduyunun adamı değilse, nedir?
Sizin düşmanlarınız kimlerdir?
diye kandisine yöneltilen soruya Büyük Ata şöyle cevap verir: Biz kimsenin düşmanı değiliz; yalnız
insanlığın düşmanı olanların
düşmanıyız.
Hayatta bizler
için sevindirici gerçek şudur: İnsanlar arasında Kutsal Sevgi ve
Barış isteyen Ebedî Kurtarıcı Mesih İsanın
verdiği Kutsal Yasa ile Atatürkdeki vicdan arasında bir çelişki
göremiyoruz! Türk Milleti uğruna çektiği acı günlerde bile
Atatürk, daha onu yaratan Rabbi bilmeden yine Rabbin istediği Kutsal
Merhameti, Kutsal Barışı, Kutsal Saygıyı ve Kutsal
Sevgiyi uygulamış olan Atamızdır! Çanakkalede
savaşırken bir kolunu kaybeden Fransız Generali Gouraud ile
yıllar sonra Ankarada tekrar görüştükleri zaman, generalin
kayıp koluna işaret eden büyük Önder Atatürk şöyle diyor: Türk Topraklarında yatan şerefli kolunuz,
memleketlerimiz arasında son derece kıymetli bir bağdır.
Atanın, diğer milletlere karşı kin ve düşmanlık
düşünmeden gösterdiği bu Kutsal Saygının ve
Sağduyunun eşi bulunur mu?
Her
insanı, kibir ruhundan, bilgisizlik ve sapıklık ruhundan
kurtaran Ebedî Kurban Mesih İsa, Ebedî Söz İncilde şöyle der:
Ne mmutlu
merhametli olanlara; çünkü onlara merhamet edilecek.
Ne mutlu yüreği temiz olanlara;
çünkü onlar Allahı görecekler.
Ne
mutlu barış yapıcılara; çünkü onlara Allah
oğulları denecek.
Ne mutlu doğruluk uğruna eza
çekmiş olanlara; çünkü göklerin melekûtu onlarındır.
Atatürk, Çanakkalede yapılan bir
Şehitler Töreninde konuşma yapmak için gönderdiği görevli
bakanı, o törende bed-dua etsin diye göndermiyor. Çanakkale
Savaşında Türk düşmanı olarak savaşırken can
veren yabancı milletlerin askerleri için şu sözleri apaçık
okumasını emrediyor:
Bu memleketin toprakları üzerinde kanlarını
döken kahramanlar ! Sizler burada bir dost vatanın
toprağındasınız. Huzur içinde uyuyunuz !
Türk
Dünyası Tarihinde böylesine Kutsal Saygı ve böyle Kutsal Düşünce görülmüş
müdür? Geçmişteki ve bugünkü Türk Gençliğinde böyle bir Kutsal Ruh
doğmuş mudur? Atatürkdeki bu ruh ve düşünce Türk
Gençliğinin kalbinde ve yaşayışında bugüne kadar
doğmamış ise, NE ZAMAN doğacaktır? Ahir Zamanda mı ? Atatürkdeki Kutsal
Vicdanla yetişecek olan Yeni Neslin meydana getireceği Türk Milleti
ne zaman doğacaktır ? Yontulmadan Cilalanmış olan ve
şimdi YENİ ÇAĞ dediğimiz Yontulmamış
Cliâlı Taş Devrinde mi? Ölme eşşeğim, ölme! Yaz
gelsin de sana yonca biçeyim! diye bizleri teselli eden Profesör Nasrettin
Hocamızın KIYAM edip tekrar dirildiği günde mi Atatürkün Nesli
doğacak?
Ebedî Söz
İncilde ezelden seslenip: Düşmanlarınızı
sevin, ve size eza edenler için dua edin ki, siz göklerde olan
Babanızın oğulları olasınız; zira o, güneşini
kötülerin ve iyilerin üzerine doğdurur; ve adâletli olanlarla
olmıyanların üzerine yağmur yağdırır. Çünkü
eğer sizi sevenleri severseniz, ne
karşılığınız olur ? Rüşvetçi vergi
memurları da öyle yapmıyorlar mı ? Ve yalnız
kardeşlerinizi selamlarsanız, fazla ne yapmış olursunuz ?
Allahsızlar da öyle yapmıyorlar mı? Bundan dolayı, göksel
Babanız kâmil olduğu gibi siz de kâmil olun. diyen Ebedî
Mesihin Kutsallık Emirlerini Türk Tarihinde daha hiç duymadan Atatürk
kadar uygulamış bir tek insan görülmüş müdür ?
Atatürk,Yaratan Rabbin insana verdiği
duygu ve yetenekleri derinden takdir etmiş olmalı ki, memleketin
sanatkârları, şairleri, müzik ve tiyatro yapımcıları
ona gelip elini öpmek istedikleri zaman, Atatürk şöyle diyor: Sanatkâr, el öpmez; fakat sanatkârın eli öpülür.
Gelecekte dünya
düzeninin daha üstün olmasını hedefliyen Atatürk şöyle devam
ediyor: Müstemlekecilik ve diktatörlük yeryüzünden
yok olacak ve onların yerini milletler arasında hiç bir renk, din, ve
ırk farkı gözetmeyen yeni bir âhenk ve işbirliği
çağı alacaktır.
Biz, böyle mükemmel bir çağın gelmesine yardımcılar
mıyız ? Millet olarak ırk ve din farkı gözetmiyor muyuz ?
Gözetmiyoruz dersek, Kutsal Ruhun önünde düpedüz yalancılar olmaz
mıyız ?
Yurtta barış, dünyada barış
isteyen Büyük Önder Atatürk, bütün dünya insanlarını ve milletlerini
birbirine daha çok yaklaştırmak ve sevdirmek için çalışan
bir Ata olarak şöyle diyor: İnsan
herşeyden önce mensup olduğu milletin varlığı ve
mutluluğu için çalışmalı; fakat başka milletlerin de
huzur ve refahını düşünmelidir.
Başkalarının
da huzur ve refahını isteyen Atatürkdeki Kutsal Merhamet ve Sevgi
Ruhu ile yine ezelden önümüzde duran Ebedî söz İncilde: Komşunu (her insanı) kendin gibi seveceksin
diye emreden Kutsal Ruh arasında birlik ve beraberlik yok mudur ?
Bütün
insanları ve milletleri Kutsal Anlayışla düşünen Büyük
önder Atatürk, şöyle özetliyor: Dünyada ve
dünya milletleri arasında sukûn ve iyi geçim olmazsa, bir millet kendi
kendisi için ne yaparsa yapsın huzurdan mahrumdur.
Atatürkün
taşadığı, böylesi gerçekçi ve sevecen bir düşünce,
hangimizin kalbine ve ruhuna girip yerleşmiştir?
Bütün
dünyanın iyiliğini düşünen ve isteyen Büyük Ata şöyle
öğretiyor: Milletleri idâre edenlerin
vazifesi, hayatı mutlu kılmak hususunda milletlerine yol
göstermektir. Hayatta mutluluk ancak gelecek nesillerin şerefi,
varlığı ve huzuru için çalışmakla mümkündür. Hiç
karşılık beklemeden insanlığın mutluluğu
için hizmet edebilecek insan yetiştirmek, hayatta en büyük zevktir.
Milletler arasında düşmanlıkların yerini, akrabalık
bilinci almalıdır. Dünya vatandaşları kıskançlık,
açgözlülük ve kinden uzaklaşacak şekilde eğitilmeli,
insanlığın bütününün refahı, açlık ve
baskının yerini almalıdır.
Biz Türkler,
Büyük Önder Atatürkün öğretimine uygun bir ruhla yüryebilseydik, hiç
olmazsa komşumuz Yunanistan Halkı ile çoktan sağlam dostluk
kurmuş olmaz mıydık ? Büyük Atatürkün büyük ümitler
bağladığı Muallimler onun öğrettiklerini bilselerdi
ve tatbik etselerdi, bugünkü dünyada parmakla gösterilecek bir nesil ve millet
olmaz mıydık ?
Acaba bugün,
Öğretim Üyeleri olarak ve Milletin Sorumlu Yöneticileri olarak, hangi
alanlarda Atatürkün yolundan habersiz ve sapık
kaldığımızı görebiliyor muyuz ?
Büyük Önder
Atatürkden önceki Osmanlı Türkleri Devrinde, bütün dünyada bizleri
Hasta Adam olarak tanıtan bulaşıcı hastalık ruhunu
özlemiyor muyuz? Kalbimizde Dâhilî Bedhahlar olarak yaşayan ve her
birimizi Hasta Adam yapmak isteyen bu Kibirli Bilgisizlik Ruhu, bizleri
Atatürkden devamlı ayırıp uzaklaştırmıyor mu?
Büyük Atanın öğrettiği Mantık, Akıl, Gerçekçi Bilim
ve Kutsal Sağduyu Ölçüsünü kullanmak istemezsek, gerçekten Hasta
olduğumuzu nasıl anlayıp teşhis koyacağız ?
Ülkemize henüz girememiş olan Gerçekçi Eğitimin tek ilaç
olduğunu kabul edemiyorsak, Sonsuz Dert ve Ebedî Bela olarak
başımızda kalan bu hastalıktan nasıl kurtulabiliriz?
Başka milletleri nasıl kurtarabiliriz? Tarihte düşük
kalmış bütün Türk Kökenli Uluslara nasıl yardımcı
olabiliriz? Bizler, bu Tarihsel ve Ezelî Hastalıkdan kendimizi
kurtarıp iyileşemezsek, diğer Türk kardeşlerimizi bu
Öldürücü Kibir ve Bilgisizlik Hastalığından nasıl
kurtarabiliriz? Türk Tarihinde Atatürkden başka, hangi Bey, hangi Han,
hangi Sultan ve hangi Pâdi-Şahlar ile boşuna övünüp yükselebiliriz?
Dünya tarihinde bize Ender Armağan olarak verilmiş bulunan ve
attığımız her adımda, yaptığımız
her işte ve ibadette hepimizden Mantık, Akıl ve Vicdan isteyen
Atatürkün değerini kesip atarsak, kendi can damarımızı
kesmiş olmaz mıyız?
Okullarımızda
Din ve Alâk Bilgisi diye
yazdığımız ders kitaplarında Akıl, Mantık,
Gerçekçi İlim ve Kutsal Sağduyu dışında
uydurduğumuz YALANLARLA yaptığımız öğretimi,
Gerçekçi Açık Öğretimmiş gibi gösterme gayretine düşersek,
Yaratan Tanrının önünde ve Milletlerin önünde NE
kazancımız olur ???
Eskiden
öğretilen Tarih Derslerinde: Anafartalar
Gurup Komutanı Mustafa Kemal 10 Ağustos 1915 günü
Conkbayırı denen yerde bizzat ateş hattında iken, kalbini
hedef alan bir kurşunun, resimde göğüs cebinde gördüğümüz saate çarpıp geri dönmesiyle ölümden kurtulmuştur. diye
okurken, şimdi Yeni Çağ dediğimiz günümüzde
yazdığımız Din ve Ahlâk Bilgisi isimli ders
kitaplarımızda: Atatürkün cebindeki
Kuran-ı-Kerim, Atatürkü bu kurşundan ve ölümden kurtarmış.
diye okumaktayız! Üstelik de bu RESMÎ Yalancılığa Din ve
Ahlâk Dersi diyoruz! Halk arasında ise: Atatürkün boynunda
taşıdığı MUSKA, gelen kurşunu tutmuş ve
Atatürkü ölümden kurtarmış, yine de şükretmemiş . diye
duyarız.. Bu Musaf ve Muska Hikâyeleri yakında Türk Tarihi
kitaplarına eklenip basılırsa, asla
şaşkınlık göstermeyiz; çünki Ruhsal Konularda türlü
yalanlar UYDURMAK ve her yalanı YUTMAK işi, ezelden
alıştığımız, Millî bir Geleneğimiz ve
KÜLTÜRÜMÜZ olmuştur ve bu işte en az ARAPLAR kadar
HÜNERLİYİZ !!! Bu durumda: Yaşasın Yalancılık
Kültürümüz mü diyelim?
Tabi,
Atatürkün boynuna takılmış Tarihî Muskayı
düşünürsek, onun için Kuran-ı-Kerimden özel olarak
yazılmış olan âyetleri elbette merak ederiz! Acaba Atatürkün
boynundaki Muskaya şu âyetlerden hangileri yaraşır ve
yakışır? diye sorup şu âyetleri biraz olsun
düşünelim:
Hoşunuza
giden başka kadınlarla iki, üç, dörde kadar evlenebilirsiniz. Sure
4: 3.
Erkekler kadınlar
üzerine hakimdirler. Sure 4: 34.
Kim Allah yolunda
savaşır, öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir ecir (sevap,
ücret) vereceğiz. Sure 4: 74.
Ey Muhammed! Allah yolunda
savaş..İnananları teşvik et. Sure 4: 84.
Ey Müminler! Yahudi ve
Hıristiyanları dost olarak benimsemeyin. Sure 5: 51.
Ey Peygamber! Müminleri
savaş için coştur. Sure 8: 65.
Elde ettiğiniz
ganimetleri temiz ve helâl olarak yeyin. Sure 8: 69.
Hürmetli aylar
çıkınca, puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün. Sure 9: 5.
Şimdi Muska
Malzemesiolarak Kuranda bulduğumuz bu sözler için, Kutsal
Altın ve Cevher bulmuş gibi sevinelim mi? Kurandan böylece yazıldıktan sonra
dürülüp Atatürkün ve Atatürk Nesillerinin boynuna takılan bu fetvalar,
Atatürkü Gavur ve Kâfir îlan eden fetvaların hepsi, Âdem
Oğullarını Yaratan ve Sevgiye Çağıran Kutsal Ruhun
önünde SAPIK ve ADALETSİZ değil midir?
Biz insanlar, Kutsal Ruhun önünde utanmadan
uydurduğumuz yalanlarla yine kendi çocuklarımızdan ve
öğrencilerimizden başka kimleri kandırmaktayız? Bütün Âdem
Oğullarının ve Büyük Önder Akatürkün özlediği Din ve
Ahlâk ve Gerçekçi Açık Öğretim bu mudur? Bizler Kutsal Ruhun
önünde DÜRÜST İNSANLAR olmayı Ne ZAMAN öğreneceğiz? CAN
çıkınca mı???
Ankarada TRT-1
de, sunuculur sunucusu, değerli Atatürk Evladı kadın soydaşımız Elçin
Temel, Yazar olarak davet ettiği bir kadın
soydaşımıza: Son olarak
seyircilerimize ne söylemek istersiniz? diye sorunca, Kadın
Yazarımız: Millî Kültürümüze iyi
sarılalım ve değişmiyelim! Millî örf ve âdetlerimizi asla
tarketmiyelim! diye cevap verdi.
Şimdi, bu
cevaba ne diyelim? Âdet ve geleneklerimiz, Hasta ve Adâletsiz de olsalar, her
türlü geleneğe Âmin mi diyelim? Bu dünyada her gün değişerek
daima iyiye ve güzele yücelmemizi isteyen
RABbe ve ayrıca
Atamıza Yuh mu çekelim?
Öğretim
görevini yüklenen insanlara dönüp: Muallimler! Hiç
bir zaman hatırınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet, sizden
fikri hür, vicdanı hür, irfanı
hür kuşaklar ister! diyen Büyük Önder Atatürkün önünde SAPIK
duran örf ve âdetlerimizden nasıl vaz geçelim?Arap ruhuna ve Arap
kültürüne bürünmeden sokağa nasıl çıkalım? Cinsiyette
Erkeklik Kibiriyle uzayan bıyıklarımıza, Dincilik Kibiriyle
uzayan sakallarımıza ve Diktatörlük Kibiriyle kadın
kardeşlerimizin yüzüne Utanç Duvarları gibi çektiğimiz
PEÇELERE sarılmakta ne gibi YÜCE faydalar vardır? diye bu Kadın
Yazar Soydaşımıza apaçık sormamız gerekmez mi?
Acaba bu
Kadın Yazarımız, hangi örf ve âdetlerden söz ediyor? Kadın
kardeşlerimize vurduğumuz yularlardan mı, yoksa onları köle
kılmak için belde belde kurup açtığımız kerhanecilik
evlerinde yürüttüğülmüz kerhanecilik kültüründen mi?
Bilgisizliği
kendimize kültür, kerhaneciliği de kendimize gelenek
saymaktayız..Şimdi, bu yazar kardeşimizle bir olup: Bırakın, bizde yetişsin türlü kelekler;
yaşasın bizdeki adâletsiz gelenekler!!! mi diyelim?
İki bin
yıldır önümüzde dikili duran EBEDÎ SÖZde KUTSAL RUH, bakın bizlere ne diyor:
Kurbanlarınız çok olmuş bana ne?..Önümde
görünmeğe geldiğiniz zaman elinizden bunu kim istedi de, avlularıma ( ibâdethânelerime) ayak basıyorsunuz/..
İşte siz kavga ve çekişme için oruç tutuyorsunuz..buna mı
oruç ve RABBE makbul gün , diyorsun?.. Benim seçtiğim oruç kendi
ekmeğini aç olanla paylaşmak, ve yurtsuz düşkünleri kendi evine
getirmek, ve çıplağı görünce onu giydirmek değil mi? ..
Fesat ile yaptığınız belli bayramlarınızdan
ruhum nefret ediyor. Ellerinizi açtığınız zaman, gözlerimi
sizden gizliyeceğim..dualar ettiğiniz zaman da dinlemiyeceğim.
Kötülük etmekten vazgeçin; iyilik etmeyi öğrenin; adaleti arayın,
ezilmiş olana doğruluk edin. .. RAB kendi sözünün
yapılmasından hoşlandığı kadar, kesilen
kurbanlardan hoşlanır mı? İşte itaat etmek kurbandan
iyidir.. RAB insanın gördüğü gibi görmez; çünkü insan yüze bakar,
fakat RAB yüreğe bakar.
Şimdi yeryüzünde dürtüşen
Âdemoğullarını böylece Kutsal Sağduyuya çağıran
Kutsal Ruhun Sözünü okumak ve öğrenmek bizde şaşmaz bir kültür
ve gelenek olmuş mudur? Bu kadın yazarımız, insanlık
hakları ellerinden alınmış olan kadın
soydaşlarımızı yücelten hangi örf ve geleneklerden söz ediyor?
Kadınlara yüklenen Adâletsiz Arap Köleliğine gelenek mi diyoruz,
yoksa kültür mü? Bir kadın yazarın, yine kadın
cinstaşlarına sunduğu örnek gelenek ve kültür bu mudur?
Yine Ankarada
televizyonda bir gü aynı sunucusoydaşımız Elçin Temelin
dâvetlisi olan bir kadın doktorumuza, Avrupada çalışan ve
sağduyuya gelmiş bir erkek soydaşımız, gerçekçi bir
Atatürk evlâdı olarak telefon edip, Milletimiz adına, bu bayan
doktorumuzdan şu ricada bulundu: Efendim,
Avrupada akrabalar arasında yapılacak evlilikler yasaktır!
Çünkü bu tür evliliklerde
Özürlü çocukların doğduğu ispatlanmış bir
gerçektir. Ülkemizde bu tür özürlü çocuk doğumları pek çoktur; bunu
önlemek için Meclisimizin derhal bir kânun çıkarması
akıllı bir yol değil midir?
Bu önemli
soruyu soran kardeşimizin çok ümit bağladığı bu
kadın doktorumuz şöyle cevap verdi:
Hayır buna lüzum yok, çünkü özürlü doğan
çocukların sayısı sadece YÜZDE
ONdur. Zâten bu irsel dediğimiz
kalıtsal özellikleri taşıyan özürlü genleri keşfetmek ve
özürleri düzeltmek konusu üzerindeki ilmî çalışmalar çok ilerliyor. Eninde
sonunda bu özürlerin çâresi bulunacak.
Şimdi,
doktor kardeşimizin ağzından çıkıp dökülen lâfa
bakıp ve hizaya gelmemiz gerekmez im? Çocuklarımızın
sağlığı konusunda, millî ve âcil bir derdimiz konusunda,
büyük merhamet ve yardım beklediğimiz bu kadın doktorumuzun
verdiği bu vicdansız ve
merhametsiz cevaba biz ne diyelim? Eninde sonunda şu (gavur)
dediğimiz çalışkan insanlar özürlü genleri keşfedecekler,
yıllar sonu bu bilgiler bize gelecek ve ondan sonra bu durumlar
düzelecekler.
Ölme eşeğim ölme! Yaz gelsin de sana yonca biçeyim.!
diye insanı iyneliyen Nasreddin Hocamızdan ne zaman ders alıp
öğreneceğiz? Arapdan kaptığımız KÜLTÜRe
bürünerek: Gâvur Îcadı dediğimiz, en
önemli Öğretim-Aracı olan televizyonda, Yetkili Öğretim Üyemiz
olan kadın doktorumuzun sunduğu ŞAPŞAL cevaba hep bir
ağızdan bizler: Amin! mi diyelim, yoksa YUH çeken şair gibi
biz de: Yakın akraba evliliğini
önlemiyen seçilmiş vekillere ve bakanlara YUH ! ÖZÜRLÜ doğumlara
seyirci kalan merhametsiz doktorlara hem YUUH ! deyip YUH mu
çekelim?
Gerçekçi bir ATATÜRK EVLÂDI olarak kutsal bir
sağduyu ile düşünerek Millî Kültürümüzde gördüğü
yanlışlıkları düzeltmek istediği için Avrupadan seslenen bu değerli
soydaşımıza, televizyonda, Milletimizin önünde verdiğimiz
bu sapık cevapla bir sevinç, güven
ve mutluluk verebilir miyiz? Zâten, eninde sonunda o gâvurlar bu derdin bir çâresini
bulacaklar diyebilen tembellik ve vurdumduymazlık kültür ve
geleneklerimizle Milletimizi zehirleyip uyutmağa gerek var mı? Bir
doktor olarak, yeni doğacak bir çocuğa, bir cana, bir insana
verilecek değeri ne zaman idrak edeceğiz? Ne zaman
öğreneceğiz? Adam, alydırma, geç
git, diyemem . Alırım, aldırırım; hakkı tutar
kaldırırım! diyen Namık Kemallerin ruhunu ne
zaman kavrayıp tatbik edeceğiz?
Şimdi biz, televizyonda, evde ve okulda
sorumlu öğretim üyesi olan soydaşlarımızı mı
suçluyalım, yoksa onların öğretişleriyle zehirlenip uyuyan
öğrencilerimizi mi suçlu görelim?
Gerçekçi Açık Öğretimi,
GERÇEK KÜLTÜR olarak kabul edemezsek, kusurlu kültür ve geleneklerin
getirdikleri dert ve belâlardan nasıl sıyrılıp
kurtulabiliriz?
İçinde
sürünüp gittiğimiz bilgisizlikleri ve sapık öğretişleri
ölçüp tartacak olan Gerçekçi Açık Öğretim, hangi soğuk
kutuplarda donmuş kalmıştır ki, bizlere bir türlü
yaklaşıp gelemiyor?
Sık
sık başımıza gelen doğal felâket ve
yıkımlarda bile asla kendi kusurlarımızı görüp
onlardan dönmek niyetimiz yok. Hep birlikte Alt Yapının
Noksanlığı deyip yakınmaktayız; fakat
Alt
Yapının Temelini Atacak Olan Gerçekçi Açık Öğretimi
Kurmak Gereğini görmek istemiyoruz. Bilgi yerine kibiri
kendimize GELENEK almışız; hizmet yerine de rüşveti
KÜLTÜR bilmişiz...Büyük Önder Atatürkün İstediği
Açık Öğretime karşı her devirde Dâhilî
Bedhahlar denen DÂHİLÎ DÜŞMANLAR değil miyiz?
Türk
Milletinden Sağlam Beden ve Sağlam Kafa
isteyen Atamızın önünde yavaş da olsa bedensel sipor ve
yarışlara hazırlanıp katıldığımız
halde, ruhta ve kafada gelişmek
için, okullar ve milletler arası gerçeklere dikkat çekmek, söz söylemek,
akıl ve mantık aramak, sağduyu ve ruhsal değerler aramak,
adâlet ve kadın hakları aramak, çocuk ve öğrenci hakları
aramak yönünde niçin yüceltici yarışlar ve yarışmalar
hazırlamaktan uzak durmaktayız? Bedensel
sağlığımızı düşündüğümüz halde, daha
önemli olan ruhsal sağlığımızı niçin
düşünemiyoruz? Ruhsal yücelikler ve bilgiler yönünde niçin Ayakta gezen ölüler gibiyiz? Ebedî Sözde: Benim ardımca gel; ölüleri bırak, kendi ölülerini gömsünler. diyen Kutsal
Kurban Mesih İsayı ne zaman keşfedip öğreneceğiz?
Gerçekçi Açık Öğretime
kavuşmamış beldelerdeki bireyler ve milletler, Kibir ve
Bilgisizlik Zinciri ile bağlanmış olan KÖLELER değil midir?
Efendim, bilmemek ayıp değil, bilgisizlik ayıp değil. diye
de kendimizi uyutup avuturuz, fakat bilmemek, gerçekten çok ayıptır!
Öğrenmmemek ise çok daha ayıptır! Çünki insanı Yaratan ve
Çağıran Kutsal Ruh şöyle der: Ey
gökler, dinleyin, ve ey yer, kulak ver;
çünkü RAB söyledi: Oğullar besledim ve büyüttüm, ve bana âsi oldular. Öküz
kendi sahibini, eşek de efendisinin yemliğini bilir; fakat
(kullarım) bilmiyor ve kavmım kulak asmıyor. Yaratan Rabbi bilmemekle, Onun önünde
hayvandan daha düşük kalmıyor muyuz?
Ramazan
dediğimiz Oruç Ayının ilk gününde Ankarada televizyonda
milletin önüne çıkan , davetli bir dinsel uzmanımız, ceketinin
iç cebinden bir kağıt çıkardı ve o kağıda
bakıp: Hazreti İsa şöyle diyor: SAKININ insanlara iyiliğinizi
onların önünde gösteriş için yapmayın; yoksa göklerde olan
Rabbinizin önünde karşılığınız olmaz. Şimdi
sen iyilik yaptığın zaman, iki yüzlü adamların insanlardan
hürmet görmek için, ibadet yerlerinde ve sokaklarda yaptıkları gibi
boru öttürme.. İyilik yaptığın zaman sol elin sağ
elinin ne yaptığını bilmesin de iyiliğin gizlide
olsun; gizlide gören Allah da sana ödiyecektir.
Dua
ettiğin zaman da ikiyüzlüler gibi olmayın; çünkü onlar kendilerini
görsünler diye, ibadethanelerde durup dua etmeyi severler..fkat sen dua
ettiğin zaman kendi iç odana gir, ve kapını kapatarak gizlide olan Allaha dua et; gizlide
gören Allah da sana ödiyecektir.
Bu davetli konuşmacı böylece Ebedî Söz İncildeki Matta
bölüm 6 nın ilk 6 âyetini okumuş oldu. Eğer bu
soydaşımız, elindeki kâğıt yerine, İncili açıp
okusaydı, bizim kültürümüzce o adamın hali harap değil miydi?
Bâtıldır, değişmiştir, hükmü
kalmamıştır diyen ön yargılarla ezelden kara
çaldığımız Ebedî Söz İNCİL, televizyonda, bu
adamın elinde görünseydi, onun kafasını kırıp
ağzını yırtmak için fırsat aramaz mıydık?
Bizdeki ruhsal
eğitim, böylesine düşük ve çökük değil midir? Bu
vatandaşımız kağıttan okuduğu sözleri, aynen
İncilden almış olduğunu açıkça söylese, ne olurdu?
Arap kültürüne sarılmış olan bütün bireyleri ve milletleri
tümden kızdırmış olmaz mıydı?.. Din Uzmanı
saydığımız bu soydaşımızın kalbindeki
insan korkusu, RAB korkusundan daha büyük olduğu için, okuduğu
sözlerin GERÇEK KAYNAĞININ öz ismini gizlemek zorunda kaldı.
Asırlardır süre gelen Ruhsal Yalancılık Derdimize hiç
dokunmadı. Şimdi bizler, Yaratan Allahın önünde, Allahdan
mı, yoksa insandan mı utanacağımızı biliyor
muyuz? Kibir ve Bilgisizlik dediğimiz ruhsah boşluk ve
karanlıklar içinde değil miyiz?. Kutsal bir armağan olarak bize
verilen Büyük Önder Atatürkün gerçek değerini takdir etmekten yoksun
değil miyiz? Yaratan ve Çağıran Rab konusunda tümden
bilgisiz kalmış değil
miyiz?
Duvarlarımıza
astığımız Ata resimleri ve belde belde diktiğimiz Ata
heykelleri faydalı ve güzeldir, fakat Rabbin Ruhunu ve Sevgi Emrini
bilerek yaşamamız gerektiği gibi, Atanın da ruhunu ve
isteklerini bilerek yürümemiz gerekmez mi? Rabbin Kutsal Sevgisini bilerek
Rab ile yürümezsek, bireyler ve millet olarak dünyamızdaki insan
kardeşlerimiz için ÖRNEK olmamız mümkün olur mu ?
Büyük Önder
Atatürkün, dünyamız için istediği ÖRNEK Millet, Araplaşmış millet midir,
yoksa Ruhsal Değerlerde ve Kutsal Sevgide yücelmiş, Gerçekçi,
Bilgili, Adaletli ve Merhametli bir millet midir? Bunu bilmemiz gerekmez mi?
İlk
hedefiniz Akdenizdir! İleri! diyen Büyük Önderimizin Birinci Büyük Emri,
yerine gelmiş bulunmaktadır. Atamızın İkinci Büyük
Emri: Ey Türk Gençliği! İkinci hedefin, Kutsal Sevgi ve Medenî
İnsanlık Yolunda Yükselmek ve bütün Dünya Milletlerine Örnek
Olmaktır! Bu Hedef Ebedîdir! İleri! diyen Kutsal ve Yüce bir Dünya
Emridir! Bugün hepimizi Gerçekçi Açık Öğretime zorlayan ÇETİN
EMİR budur. Başöğretmen ve Denetleyici Başmüfettiş
olarak bütün Muallimlere ve Yöneticilere ATATÜRKün verdiği AÇIK EMİR
budur. Bu emir, Öğreteni ve Öğreneni uyarmak, denetlemek ve her türlü
sapıklıktan kurtarmak için kalbimizde ve kafamızda
yaşaması gereken BÜYÜK EMİR değil midir?
Asırlardır
Alıştığımız Kültür diye hayatta içine
düştüğümüz Bilgisizlik Ruhuna sarılı kalmak istersek,
Gerçekçi Açık Öğretimi NASIL kabul edebiliriz? Ortadoğuun KÜLTÜRÜ
diye sarıldığımız Kraathânelerimiz, Kahvehâne diye
kurup içine yerleştiğimiz Tembelhânelerimiz, aman SAKIN
DEĞİŞMESİN ve Kültürümüz elimizden düşüp gitmesin!
diye çocuk gibi can acısıyla bağırırsak, Milletimize
ve Dünyamıza NE FAYDAMIZ olur? Ömür olarak Rabbin bireylere verdiği
sayılı günleri değerlendirmek için, bu Tembelhânelerin birer
öğrenim yeri durumuna getirilmesi gerekmez mi? Bu hânelerde
topladığımız insan soydaşlarımıza sigara
dumanı, çay ve kahve gibi zehirli ürünler yerine, su, meyva suyu ve ayran
gibi zehirsiz ürünler ve YÜCELTİCİ BİLGİLER sunsak olmaz
mı? YIKICI KUMAR ALIŞKANLIKLARI yerine MEDENÎ ve YAPICI İNSANLIK
ALIŞKANLIKLARI verecek hâneler yaratsak kötü mü yaparız? Duman ve
kumar yerine, sinir ve küfür yerine, kavga ve çekiş yerine,
insanlığın muhtaç olduğu yetenekler kazandırmak için
YOLLAR DÜŞÜNSEK olmaz mı? Bu hânelere Ruhsat deyip İZİN
BELGELERİ verirken, insanlarımıza faydalı olacak
nitelikleri ŞART koşmak gerekmez mi?
Halk için açılan Kapalı bir Hânede sigara içmenin yine, HALK
için zararlı olduğunu öğretecek YASA koymak gerekmez mi? Sigara isteyen
insanın, yine başkalarına hürmeten, DIŞARDA içmesi gerekmez
mi? Sinamada, Konser Verilen Hânelerde sigara yasağı varken,
kahvehânelerde aynı temizliğin uygulanması gerekmez mi? Tüm kapalı yerlerde sigara
içmekten kaçınmak ve insanlarımızı iyi
alışkanlıklara yönlendirmek kötü müdür? Atatürkün HALK
EVLERİ ismiyle kurduğu kütüphânelerde, okuma
alışkanlığı ve kitap sevgisi yaratmak yollarında ilgi çeken
programlar koymak gerekmez mi?Acaba
MİLLETİN İYİLİĞİNİ
DÜŞÜNECEK YÖNETİCİLER NEREDELER?
Okuma ve Yazma Zevki, Başka Dillerde
Konuşma Yeteneği, Söz Söylemek Sanatı, Ruh Yıkıcı Müzik yerine Ruh
Sevindirici Müzik Yaratmak Sanatı, Hesap Yapmak ve Defter Tutmak Bilgisi, Resim ve Heykel Yapmak Sanatı, Elektrik
ve Marangozluk Hüneri, Teknik Bilgi ve Tâmir Sanatları gibi günlük hayatta
insanlara gerekli bilgiler vermek dururken, NİÇİN Tembel Tembel
Oturmakta ve Kötülük Düşünmekte israr ediyoruz? Bu tembelhênelerden her
birinde, hiç olmazsa bir tek olsun Öğretici bir Nitelik arayıp
istemek ve şart koşmak
gerekmez mi?
Kültürümüz
diye sarıldığımız müziklerde, dertli, karamsar,
gamlı ve lânetli beddualardan, ağlayıp sızlamalardan, yeni
nesillerimizi kim kurtarabilir? Doğada var olan seslerden, renkli
baharların çiçekli dallarında şakıyan bülbüllerin,
ötüşen kuşların sesinden ve sevincinden NEZAMAN dersler
alıp öğreneceğiz? İnsan ruhunu türlü çıkmazlara sokan
çökertici müziklerden ne zaman kurtulacağız? Güzelliği Yaratan
RABbin önünde serilen Doğadaki müziklerle ne zaman
tanışacağız? Yaratan RABin önünde şükreden RÜZGÂR ve
YAPRAKLAR gibi SEVİNMEYİ ne zaman öğreneceğiz? Yok yok,
aman sakın, kültürümüz,
yıkıcı bed-dualar, yakıcı melodiler yok olmasın;
yoksa kırık pilâklar gibi
dönen tek havalı müzikleri unuturuz ve Arapların önünde
rezil-i rüsvay oluruz.
Emekliye
ayrılmış bunca öğretim üyelerimiz var. Onların bilgi
ve yeteneklerinden öğrenip faydalanmamız gerekmez mi? Bu emekli
öğretmenlerimizi nereye
atmışız? Öğretmenler Lokali diye Fransızca bir isim
takmışız ve Arap Kraathânesi dediğimiz tembelhânelere
atmışız. Kahvehâne dediğimiz bu tembelhâneleri
Öğretim Evleri durumuna getirmek için yasalar koysak ve emekliye
ayrılmış öğretmenlerimizden, bu Öğretim Evlerinde
faydalansak olmaz mı? Hem öğretmenlerimizi Lokal
Tembelliğinden hem de
halkımızı Kahvehâne Tembelliklerinden kurtarmış olmaz
mıyız? Tembelhâneler açmak için İzin Belgeleri vermekte devam
eden seçilmiş yöneticilerimiz, bu
Milletin iyiliğini NE ZAMAN düşünmeğe başlıyacaklar?
Gökteki yıldızlar, yeryüzüne döküldükleri zaman mı?
Her insanı
YARATAN KUTSAL RUHun ilk Atamız Âdem ile Annemiz Havvanın gününden
beri insana verdiği Ebedî Emir, önümüzde açık duruyor: Toprağa
dönüciye kadar alnının teriyle ekmek yiyeceksin...Bir kimse
çalışmak istemezse yemek de yemesin diye emrediyor. Bu Ebedî
Emirden nasıl kaçacağız? Kutsal Söz
değişmiştir, bâtıldır, hükmü
kalmamıştır diye uydurduğumuz yalanlara zorla inansak
bile, bize verilen can ve ruh, bu Kutsal
Sözün gerçek olduğuna mühür basmıyor mu?
Başkalarından
aldığınız ganîmetleri, eşkiyalık edip
gaddarlıkla çaldığınız malları, Temiz ve Helal
Olarak Yeyin diye bencillik edip adaletsizlik ruhu ile FETVA veren KÜLTÜRe
KUYRUK olursak, insanı Yaratan ve insandan adalet isteyen KUTSAL RUH ile
hiç ilgimiz ve ilişkimiz kalır mı? Merhamet Hizmetleri isteyen
KUTSAL RUHdan ayrılırsak, İblis veya Şeytan
dediğimiz Kötülük Ruhuna tapmış ve tapınmış
olmaz mıyız? Yaratan RABbin biz insanlara verdiği ve Büyük
Önder Atatürkün israrla istediği MANTIK, AKIL, İLİM ve
VİCDAN ile düşünüp bu yetenekleri kullanmayı NE ZAMAN
öğreneceğiz? Dünyamızda bütün insanların
beklediği Merhamet Hizmetlerine ne
zaman başlıyacağız? İnsanlık Hizmetleri bekleyen
İnsanlar Dünyasında ne zaman ÖRNEK MİLLET olacağız?
GANÎMETLERİ HELAL SAYIP YUTMAK KÜLTÜRÜNDEN ne zaman
kurtulacağız?
Aman,
sakın Kültürümüze iyi sarılalım ve değişmiyelim!
diye YÜCELMEKTEN KORKARSAK , insan ruhunda YÜCELİK isteyen KUTSAL RUHun
Ebedî Yargısından nasıl sıyrılabiliriz? Kötülük
Ruhna sarılıp yürürken, KUTSAL RUHu nasıl kandırabiliriz?
İçine düştüğümüz Ortadoğunun Tembelhânecilik
Kültüründen aman sakın
ayrılmıyalım; yoksa Kadın Yazarlarımıza konu
kalmaz mı diyelim?
TRT-1 de Yurdumuzu Gezelim Görelim
Programında çalışan tahsilli bir kadın sunucumuz
aynı kültüre kuyruk olmaktan çok memnun görünüyor. Bir gün programın
sonunda : Son olarak şunu tekrar etmek istiyorum diye milletin
dikkatini tekrar topladıktan sonra: Aman sakın, kültürümüzden,
dinimizden ve dilimizden ayrılmıyalım! diye kendi
inancını Milletin beynine sokup mühürlemek istedi. Gittiği ve gösterdiği beldelerde,
Arap Kültürü ile ezilmiş olan ve ezilmekte olan kadın hemcinslerinin
çektikleri kölelik ve vicdan azabını kendisi hissedemediği için,
onların bu kültürdeki köleliğe
devam etmelerinde bir haksızlık görmüyor ve göremiyor. Tahsilli
kadınlarımızın vicdanları bile körelmiş. Bu
kültürün içinde İnsanlık Hakları ellerinden
alınmış olan KADIN SOYDAŞLARIMIZın acınacak
durumlarını göremez durumlara düşmüş durumdalar. İster
sunucu olsun, ister yönetici olsun,
görevle sorumlu kadınlarımız , gerçek hayatta kadın
kardeşlerimizin çektikleri HAKSIZLIK YÜKLERİni kendileri
çekmedikleri için kolayca gülüp geçmekteler. Bu tip kadınlarımız
için bu noktada VİCDAN dilemek gerekmez mi?
Kültürümüz
Arap Kültürü, Dinimiz Arap
Dinidir.diye diretirsek, Yaratan Kutsal Ruhun insana verdiği
mantık, akıl ve adâlet ruhu ile bu kültür ve dini eleyip
eleştirmek, ölçüp tartmak bizim geleneğimiz, örfümüz, âdetimiz ve
alışkanlığımız olabilir mi? Yaşasın,
Demokrasi ismiyle yürüttüğümüz Önyargı, Arap
yargısıdır. Aman sakın bu Önyargıyı
bırakmıyalım. Ona iyi sarılalım ve
değişmiyelim, yoksa Rabbin verdiği mantık, akıl ve sağduyu bizleri de yakalar ve Kutsal
ADÂLETin elinde kalırız.
Dünyamızda
anlaşmak için her insanın bir Anadile muhtaç olduğunu herkes
bilir. Bizim Anadilimiz TÜRKÇEdir. Lâkin bugünkü Küçük Dünyamızda
tahsilli bir kadın olan bu sunucu soydaşımız bile, muhtaç
olduğumuz Dünya Dilinden hiç habersizmiş gibi davranıyor ve bu
ihtiyacımızdan SÖZ etmiyor. Kibir Çukuruna öyle gömülmüş
omalı ki, Anadilimiz kadar da Dünya
Dilimizi öğrenmek zorunda olduğumuzu asla idrak edip düşünemiyor.
Büyük Önderimiz Atatürkün önünde bu tahsilli
kadın soydaşımızın durumu gerçekten
acınacak bir durum değilse,
nedir? İçine düştüğümüz bu KİBİR ÇUKURUndan ne
zaman kurtulacağız? Gerçek hayatta muhtaç olduğumuz yönleri ne
zaman idrak edeceğiz? Ak Denizdeki gemiler, Toros
Dağlarının altına dalıp Ankaranın
Kulağındaki Tuz Gölüne PAT diye çıktıkları zaman
mı?
Bakın,
Kutsal ve Gerçekçi Anlayış Ruhu ile yürüyen Mesih İsada bu
kibiri de bulamıyoruz. Kendisi,
halk arasında öğretirken, bir Dil Kibirine
kapılmadı: Ben, İbrahim
soyundan geldim ve anadilim İbrahimin dilidir. Beni anlamak isteyen ve
benimle anlaşmak isteyen insan, önce İbrahimin dilini öğrenmek
zorundadır. demedi. Roma İmparatorluğunun hüküm sürdüğü o
gündelerde, halkın konuştuğu Dünya Dili, Yunanca idi. Saraydaki
resmî dil Lâtince olduğu halde, milletler arasındaki anlaşma ve
ticâret dili Yunanca idi. Mesih İsa, bu gerçeği inkâra
kalkışmadı ve insanlara
ders verirken onların anladığı Yunan diliyle de konuştu..
Mesihin Öğrencileri de aynı inik gönülle yürüdüler ve bu Dünya
Dilini inkâr etmediler. Ebedî Söz İNCİLi yazmak görevi onlara
verilince, yeni bir kibire kapılıp: Biz, İbrahim
soyundanız ve ancak onun diliyle yazarız diye sapıtmadılar
ve İNCİLi, o günkü dünyada
milletlerin konuşup anladığı Yunan dilinde yazdılar.
Bugünkü
dünyadamızda, önümüzde duran Dünya Dilinin ne olduğunu acaba biliyor
muyuz? Türkiye Vatandaşı olarak öğrendiğimiz Anadilimiz
yanında, Dünya Vatandaşı olarak da Dünyadilimiz olan
İngilizceyi , Kibir Kültüründe ölmeden öğrenmemiz gerekmez mi? Dünyadilimizi
bilmiyorsak, bize Atatürkün istediği
Dünya Vatandaşı ve Örnek Millet demek yaraşır
mı? Bizler, Dünyamızda Dilsiz Kütükler gibi gezersek, Örnek
Millet olarak kime faydamız olur?
Yurdumuzda oy
verip seçtiğimiz yöneticilerimizin verdikleri İzin Belgeleri ile
açıp Genel Ev diye süslü isimler verip kurduğumuz Kerhaneler ve Kerhaneciler Kültürümüze ne
diyelim? Düşkün kadın kardeşlerimizi kalkındıracak yerde,
onları insanlık dünyasında en düşük hânelere zorlayıp
sokarsak, bize İNSAN denir mi? Bu dünyada Örnek Millet denir mi? Güçlü
kuvvetli erkekler olarak kadın kardeşlerimize: OROSPU veya FÂHİŞE deyip onlara Kötülük
Ruhu ile davranırsak, insanı Yaratan ve Yargılayan KUTSAL RUH'u
önünde GERÇEK OROSPULAR ve GERÇEK
KERHÂNECİLER kendimiz olmaz mıyız?
Aman
sakın, kültürümüz değişmesin! Bu özelliklerimizi, bu
kerhâneciliklerimizi, asla kaybetmiyelim! Yoksa mahvoluruz! diyen
BİLGİSİZLİK BATAĞINDA ne kadar kalacağız? Bu
VİCDANSIZLIK KÜLTÜRÜnden ve YULARIndan ne zaman kurtulacağız?
Vatadaşlık Vergisini ganîmetsayıp çalmadan Vatana olan
gerçek borcumuzu ödemeyi, düşkün kardeşlerimizin
kalkınmasını, Yurdumuzun ve Dünyamızın
güzelleşmesini ne zaman düşüneceğiz? Ezelden kuruttuğumuz
Taklamakan Çöllerini, Cennet Bahçesi yaptığımız zaman
mı?Yoksa, tosbağalar ağaca çıktığı zaman
mı?
İçine
düşüp sarıldığımız kültürün öz parçası olan bu kerhânecilik ve
ganîmetçilik geleneğimizi kaybedersek, bu Millî Kültürümüz için oturup
ağlamaz mıyız? Yöneticiler olarak bizler, bu sapık geleneklerden
sıyrılıp kurtulamazsak, aynı kültürle bağlayıp
kösteklediğimiz imamlar, kurtulabilir mi?
Yurt dışında çalışan
soydaşlarımıza önderlik yapmaları için gönderdiğimiz
görevli imamlar, bu Kerhânecilik ve
Ganimetçilik Kültüründen ayrılabilir mi?
Bakın, bir
Türk komşum, tanıdığı görevli imamdan söz edip
nasıl dert yanıyor: Gençler, bizim imamı devamlı kerhanede
görüyorlarmış! Şimdi bu imamın arkasında namaz
kılmak câiz midir? diye bana sorunca: Canım komşum, duyduğun dedi-kodularla,
-miş-mişlerle, -muş-muşlarla hüküm vermeğe
çalışma. Git ve açıkça imam kardeşimizin kendisine sor,
dedim. Haklısın. deyip ayrıldı. Komşumla tekrar
karşılaştığımda: Evet, imama sordum; Türklerin onu sık sık kerhanede
gördülerini anlattım. Onların söyledikleri doğru mu, diye
sorunca: Hayatta her şeyi görüp bilmek gerek. dedi . Hoca efendi, Türkiyeden bu durumları
bilmiyor muyuz? diye ona sorunca: Orası başka, burası
başka. dedi. Her şeyi görüp
bilmek gerekirse, burada Kiliseye de gidip gördün mü? diye tekrar sorunca,
bana kızdı: Kisenin ne mal olduğunu zaten biliyoruz diye
söylenip defoldu gitti! O günden sonra da Câmiye bir daha uğramadım, çünkü bu
adamın İblisden olduğunu anladım ve onun kokar
kıçında durup da ibâdet yapılmıycağını
bildim. dedi.
Bakın,
benim bu iyi niyetli komşum, çok geç ve çok yavaş da olsa, Yaratan
RABbin en değerli armağan olarak insana verdiği
mantığı, aklı ve vicdanı kullanmağa
başladı! İmam soydaşımızı kerhanede
gördüklerini bildiren Türk soydaşlarımızın da
tıpkı imam gibi aynı kültürle kerhânecilik
yaptıklarını, komşum henüz düşünemiyor. Bu
sapıklığı imam için kötü görüyor, fakat imamı haber
veren Türkler için kötü göremiyor. Lâkin pek az da olsa düşünmeğe
başladığı için, RABbin verdiği TARTIyı ve
ÖLÇÜyü kullanmağa başladığı için, doğru yola
girmiştir ve çok sevinmemiz gerekir!
Türkiyeyi bir
ziyaretimde Ankarada görevli bulunan Amerikali bir aile ile
tanıştım. Kendi çocukları olmadığı için,
daha ülkelerindeyken, hastahaneden bir bebek seçip evlat edinmişler. Bu
aile ile görüştüğüm zaman bu çocuk 7 yaşlarındaydı. Bu
aile ikinci bir çocuk evlat edinmek istemişler. Ankarada Keçiören
Yetimler Yuvasına gidip durumu öğrenmek için, beni de tercüman bir
kardeş olarak götürmek istediler, gittim. Yetimler Yuvasının
Müdürüne isteğimizi bildirdik. Çocukları görebilmemiz için, hemen
orada görevli olan Baş Hemşireyi çağırdı ve çocukları bize göstermesini rica etti.
Daireden aşağı, çocuklar yatakhanesine giderken, bu hemşire
kız kardeşimiz, içinde yetiştiği kültürün yönetmesiyle bana
dönüp: Tercüman bey, bu adamlara söyleyin! Bu çocukların çoğunun
babaları bile belli değil, hepsi piç sayılır! diye bu
yabancı misafirlerin iyiliği için yanan yüreğini bana
açmış oldu ve hemen tercüme ettim. Bu karı-koca, Kültür
Şoku dediğimiz şokun tesiriyle bir an durakladılar. Sonra güçlerini yenileyip: It doesnt matter for
us; every child deserves to be loved.
Bizim için farketmez, her çocuk sevilmeğe lâyıktır. dediler.
Samîmi hemşiremiz, yine Kültür Şoku ile şaşıp sustu.
Çocukların
koğuşuna girerken, burnumuza keskin bir sidik ve pislik kokusu
çarptı. Durum
çok açık ve acı idi. Baş Bakıcımızı
yetiştiren Kültürün inancı, diğer
ayak-bakıcılarımızın da öz inançları olduğu,
apaçık belliydi. Çocuklar ve koğuş tümden BAKIMSIZ idi.
Sıfır yaşından 4 yaşını dolduran çocuklara
kadar hepsi, kendi beşik-yataklarında idiler. Çocukların
çoğu, sırt üstü yatmakta idiler. Her yatağın dört
yanı, çocukların çıkmasını önliyecek yükseklikte
parmaklıklarla çevrili idi.
Bu
karı-koca, bir çocuğa yaklaştıkları zaman, sanki
ezelden öğretilmiş gibi, yaklaştıkları her çocuk, başını hemen öbir
tarafa çeviriyordu. Yüzlerini bizden hemen döndüklerine dikkat edince, bu
konuda önceden gördüğüm DERSLERİ hatırladım.
Batıdaki
öğretmenlik tahsilim sırasında Çocuk Yetiştirme konusunda
bize gösterilen filimleri düşündüm: Geri ülkelerde, Öksüz Evlerine
atılan çocuklar, hayatta sevilmediklerini ve istenmediklerini çabuk
hissedip anlıyan yaratıklardı!. İstenmediklerini kestirmiş
olan bu küçük evlâtlar, kendilerine dönen suratlara ve gözlere, bir daha bakmak
istemiyen bir kararlılık içinde,
yüzlerini hemen diğer yöne
çevirmekteydiler. İki yaşını doldurmuş çocuk
bile yürüyemiyordu! Çünki ölüm için KARARLI idi! Onlar, artık
yaşamaktan bıkmış ve büyümeden ölmeğe karar kılmış
kişilerdi. Hayatta ilk kez Ankarada, böyle bir koğuşa
girmiş olduğumu anladım!Yataktaki çocukların bir
sağına, bir soluna giderek bu GERÇEĞİ denedim!
Yaklaştığım çocukların, bana gösterdikleri
isteksizliği ve nefreti gördüğüm zaman, YARATANın önünde kalbim
YANDI!
Böylesi
sevgisizlik ve bakımsızlıklarla büyütülen çocukların,
içinde yetiştiği toplumdan ve milletlerden Öç Alacak birer
vatandaş olarak yetişeceklerini bildiren DERSLERİ düşünüp
kırıldım! Kendi
Bilgisizlik ve Sevgisizlik KÜLTÜRÜMÜZle kendimize DÜŞMAN
yetiştirmekte olduğumuzu kesinlikle görmüş oldum!
Düşmanı hep dışarda zanneden ve dışarda arayan
acınacak HÂLİMİZE acıdım! Sevdiğim Atatürkün
Nesilleri için çok üzüldüm! Sanki, o anda felç olmuş gibi bir
durumdaydım!
Misafir aile,
bu çocuklar içinde erkek ve kız, küçüğünden büyüğüne kadar
hepsine bakıp onlarla ilgi kurmağa çalışırken,
Baş Bakıcımız, bana: Tercüman bey, hangisini istiyorlar,
sorar mısınız? deyince, sordum. Each one is okay! Hangisi
olursa olsun! dediler. Müdür Beyin odasına geri döndük ve
isteğimizi bildirdik. Müdür Bey bize dönüp: Tabi bu karar benim elimde
değil. Sizin bizzat gidip Sağlık Sosyal Yardım Bakanı
ile görüşmeniz ve isteğinizi Bakana bildirmeniz gerekmektedir.
dedi. Teşekkür edip ayrıldık. Bakanımızın
Makamına geldik. Kırmızı halının üzerinde
yürüyüp odasındaki Makam Masası önünde durduk. Misafirler oturdular;
ben, ayakta durmayı tercih ettim. Eşler, isteklerini anlatırken,
tercüme ettim. Hepsini, güzel güzel dinleyen Bakanımız, samîmi bir
gülümseme ile bana: Şimdi, bu misâfirlere söyleyin; bizim
çocuklarımızın hepsi Müslümandır. Onları, Müslüman
olmıyan ailelere veremeyiz. dedi. Bu kararla da Makamdan
ayrılmış olduk!
Tabi insan,
Yaratıcı Kutsal Ruhun Öğretişlerini bilmeyince, içine
düştüğü kültürün düşük yollarını İYİ
sanıp DÜŞÜK yetişebiliyor. Duyduğu ve okuduğu
yalanları ve iftiraları, gerçekmiş gibi kabul edip bilgisiz ve
düşük kalabiliyor. Her şeyi tartıp ölçebilecek bir DEĞER
ÖLÇÜSÜ olmayınca bireyler ve milletler, sapık kararlar alıp
düşük kanunlar yapabiliyor !!!.
Kendi
Bakanımızın yüzünde gördüğüm o kibirli, bilgisiz ve
merhametsiz gülümseme, o günden beri önümde sırıtmaktadır!
Şimdi,
Millet olarak, bu Kibir ve Gaddarlık Kültürü ile yetiştirdiğimiz
bu Bakanlarımızı ve Bakıcılarımızı
nasıl suçlu kılalım?
İçinde SÜRÜNDÜĞÜMÜZ Gaddarlık Kültürü, o gün, bu
acınacak çocuklardan birinin başına konacak olan BEREKET
KUŞUnu öldürmüş olduğu
için Milletim adına üzüntüm SONSUZDUR!
Bu aile
sonradan İrana yaptıkları bir gezide, Tahran şehrinde
sokaklara atılmış bir çocuğu, resmî olarak evlât edindiler!
Hiç olmazsa, bir ana kuzusu, Gaddarlık Kültüründen KURTULMUŞ
olduğu için SEVİNDİM ve SEVİNMEMİZ GEREKİR !!!
Aman sakın, Kültürümüz
değişmesin deyip Gaddarlıkta dayatırsak, SEVİNMEMİZ
mümkün olur mu?
Muhtaç
çocuklarımızın hâllerini görmek, onların
ihtiyaçlarını bilmek ve onları SEVMEK işi, Yüksek
Makamlarda, Büyük Meclislerde ve hatta Atatürk Evinde oturmağa hiç
benzemiyor!
ATATÜRK,
hayatta mantık, akıl ve sağduyunun verdiği bilgiyi ve ilmi
Gerçekçi Ölçü olarak seçti. Hayatta en hakîki mürşit, ilimdir derken,
Atatürk, yine insana verilen mantık, akıl ve sağduyu
yeteneklerini, dünyada her konuyu ölçüp tartan GERÇEK KILAVUZ ve ÖLÇÜ olarak tanıdı.
Uğruna kendi canını fedâ etmekten kaçınmadan sevdiği
Millet için Atatürk kendisi, Gerçekçi Önder ve Gerçekçi Kılavuz oldu.
Yetişecek Yeni Neslin, bilgisizlik içinde çalkanmasını
değil, bilerek yaşamasını diledi. Yeni yetişen bir
gencin ve neslin, ancak: Halep oradaysa, arşın buradadır
diyebilecek bilgide ve yetenekte olmasını istedi. Günümüzde, Atatürk
konusunda bilgisiz bırakılmış ve
saptırılmış olan iyi niyetli
vatandaşlarımıza Gerçek Atatürkü tanıtmak, yine
insanlık borcu muz olarak önümüze çıkıyor!
İlkokulda
başlayıp sona kadar öğrencilerimize tarih dersleri veriyoruz.
Öğrencilerin bugünkü ihtiyaçlarına yönelik olmadığı
için, bütün bu dersler, not almak için gelip geçen rüzgara ve
çiğnenmiş kuru yapraklara benziyor. Târihdeki geçmiş
olayları incelerken, öğrencilerimize yine mantık,akıl,
vicdan ve adâlet ölçüleriyle, her olayı tartıp değerlendirme
yeteneğini vermiyoruz. Bütün öğrencilerimizi Gerçekçi
Düşünüşe yönlendirme zamanı, her gün önümüzden boşa geçip
gidyor !
Türklerin Orta
Asyadan göç ettikleri gerçeğini okuyan öğrenci, kendisini o günkü
Türklerin Başı ve Yöneticisi olarak düşünüp fikir
yürütmeğe sevkedilmezse, düşüncede yükselmenin yollarını
bulabilir mi? Düşünerek ölçüp tartmak
alışkanlığına sahip olabilir mi? Günümüzün isteklerine
kendisini hazırlıyabilir mi? Orta Asyada Atatürk, önder
olsaydı, neler yapardı? diye sorup öğrenciyi, Atatürkdeki ruha, mantıklı ve
akıllı düşünüş
alışkanlığına yöneltmek gerekmez mi?
Orta Asyadaki
Hun İmparatoru Teomanın yerinde, sen İmparator olsaydın,
Çin Halkı ile senin aran nasıl olurdu? diyen soruları
öğrencilerimizin önüne bir bir serip onları yaratıcı
önderler olarak yetiştirmemiz gerekmez mi? İmparator Teomanın
yerinde Atatürk olsaydı, Çinlilere
karşı nasıl davranırdı ve neler yapardı? diyen
sorularla, öğrencilerimizi Atatürkdeki eşsiz anlayışa, saygıya ve
barış-severliğe yöneltmemiz gerekmiyor mu? Yine
öğrencilerimize dönüp: Siz, Timurlenk dediğimiz Topal Timurun
yerinde olsaydınız ve Atatürk, Osmanlı Padişahı
Yıldırım Beyazıtın yerinde olsaydı, o günkü
durumlar nasıl cereyan ederdi? Ne gibi akıllıca kararlar
alınabilirdi? İnsanlık Tarihiinde ne gibi yücelikler oluşurdu? diye sorup onları günümüzün
problemleriyle yüzyüze getirmek, düşündürmek ve insanlığın
iyiliği için yeni yollar bulmalarında onları cesâretlendirmek
gerekmez mi?
Sizler,
Âdemoğlu soydaşımız
Hitlerin yerine gelseydınız, insanlık için neler
yapardınız? Hitlerin yerinde
Atatürk olsaydı, bu günkü
dünyamız nasıl olurdu?
Sizler, Atatürkün kafası ve vicdanı ile Stalinin
makamına oturmuş olsaydınız, Sovyetler için ve
Dünyamız için neler yapardınız? diye çeşitli dünyasal
dertlerimizi soran türlü sorularla, öğrencilerimize düşünme ve
yaratma alışkanlığı kazandırmamız ve Büyük
Önder Atatürkdeki Akıl Gücüyle donatmamız gerekmez mi? Öğrencilerimizi boş kibirle
sapıtmak yerine, Tarihde işlediğimiz kusurlarla övünmek yerine,
Tarihde yapılan kötülükleri görmek, Dünyamızda insanlara
karşı işlenen kusurlardan ve sapıklıklardan ibret dersleri almak ve Dünyamız için
gerçekçi bilgiler edinerek insanlıkta yücelmemiz ve Örnek Millet olmamız gerekmez mi?
Tarihde
incelediğimiz ruhsal konularda ve Dinsel İnançlar konusunda,
öğrencilerimizin yine Büyük Önder Atatürkün çizdiği
İnsanlık Yolunda: Fikri hür,
vicdanı hür, irfanı hür! bireyler olarak yetişebilmeleri
için yardımcı olmamız gerekmiyor mu?
Herhangi bir
öğrencimize dönüp: Tarihde sen, Muhammedin yerinde olsaydın, neler
öğretirdin? Neler yarpardın? Nasıl bir örnek olurdun? diyen
soruları yönelttiğimiz zaman, bu öğrenci kimseden korkmadan,
kimseden çekinmeden, hür bir anlayışla, korkusuz bir ruhla, kendi
aklınca, istediği yönde konuşmak yetkisine, ruhuna ve
hürriyetine sâhip midir? Öğrencilerimiz, bu yetkiye, bu saygıya ve bu
hürriyete sahip değilseler, Atatürkün istediği Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı Hür Nesil
doğabilir mi?
Öğrencilerimizi
Fikir Hürriyeti ile yetiştirmekten bu derece âciz isek, bizdeki
Eğitim ve Öğretimin HÜR olduğunu söyliyebilir miyiz? Arap
Kültüründe yetişen Köleler olduğumuz halde HÜR olduğumuzu sanmakta
devam edersek, insanlığın muhtaç olduğu HÜRRİYETin ne
olduğunu bilmemiz mümkün olur mu?
Bakın,
Devamlı Gerçekçi Eğitim Bakanımız ve Devamlı
Başöğretmenimiz olan Büyük Önder ATATÜRK,
YÜKSELİŞ YOLUMUZU apaçık çizip
NASIL gösteriyor :
ÇOCUKLARIMIZI artık,
DÜŞÜNCELERİNİ hiç ÇEKİNMEDEN AÇIKÇA İFADE ETMEYE, İÇTEN İNANDIKLARINI
SAVUNMAYA ve başkalarının samîmi düşüncelerine SAYGI
beslemeye ALIŞTIRMALIYIZ. Aynı zamanda onların temiz
yüreklerinde YURT, ULUS, AİLE ve YUTTAŞ SEVGİSİYLE beraber
DOĞRUYA, İYİYE ve GÜZEL şeylere karşı SEVGİ ve İLGİ UYANDIRMAYA
çalışmalıdır. Bence bunlar ÇOCUK TERBİYESİNDE ana
kucağından en yüksek eğitim ocaklarına kadar her yerde, her
zaman üzerinde durulacak ÖNEMLİ NOKTALARDIR. Ancak bu suretledir ki,
ÇOCUKLARIMIZ
MEMLEKETE
YARARLI birer VATANDAŞ ve MÜKEMMEL birer İNSAN olurlar.
Devamlı Başöğretmen olan, bu
Büyük Önder Atatürkden ders almak istemezsek, hep kibirli gaddarlıklar ve
türlü şapşallıklar içinde kalmaz mıyız? İyilik
Hizmetleri bekleyen gerçek Dünyamızı bırakaıp kötülük
işlemiş tarihlerle öğünmekte devam edersek,
Âdemoğullarına ne faydamız olur? Burnumuz hep havada kalır
da Dünyada önümüzü göremezsek, devamlı tökezleyip DÜŞMEZ
MİYİZ? Bizdeki Ruhsal Eğitimi, Kibirden ve Yalancılık Kültüründen ne zaman
kurtaracağız? Yıldız gibi doğan bebekler, çöp gibi
sokaklara atıldıkları zaman mı?
Yine
öğrencilerimize dönüp: Eğer, Atatürk dediğimiz, Türk Mustafa,
Muhammed dediğimiz Arap Mustafanın yerinde olsaydı, neler öğretirdi? Nasıl
davranırdı? Nasıl bir örnek olurdu? diyen gerçekçi
soruları, öğrencilerimizle
yüzyüze getirirsek, aptallaşıp sapıtmazlar mı?
Çağımızda kendilerini HÜR zanneden öğrencilerimiz, o anda
dut yutmuş bülbül gibi susup kalmazlar mı? Öğrencilerimiz,
Dünyamızda önlerine çıkacak her konuyu , HÜR BİLGİ,
mantık, akıl, ve HÜR
VİCDAN yollarıyla çözmeğe hazır mıdır? Evet
dersek, apaçık YALANCILAR olmaz mıyız? Atatürkün ümit bağladığı
Yeni Neslin, yine Atatürkün ruhunda
yürüyerek, Dünymızda, İkinci
Atatürklerin, yine tıpkı ATATÜRK gibi, Bilgisi HÜR,Vicdanı HÜR
Yöneticiler ve tıpkı ATATÜRK gibi, Büyük Önderler olarak yetişip
çalışmaları gerekmiyor mu?
Bizler, böylesi
gençlere muhtaç olduğumuzu ve böyle gençler yetiştirmek zorunda
olduğumuzu ne zaman düşünüp öğreneceğiz? Mezarlıklarda
bekliyen kara topraklara girdiğimiz zaman mı?
Hep
öğrencilerimize dönüp: Eğer sizler,
Âdemoğlu soydaşımız Öcalanın yerinde
olsaydınız, insanlara olan sevginizi göstermek için neler
yapardınız? Öcalan vatandaşımızın yerinde Atatürk
olsaydı, Âdemoğlu Kürt vatandaşlarımız ve
soydaşlarımız için neler yapardı? Kendisine verilen
ÖCALAN ismi yerine, ne gibi isimler seçebilirdi? Seçeceği güzel isimlere
yaraştığını nasıl
gösterebilirdi? diyen sorular sorup onları iyiye, güzele,
doğruya yöneltmemiz gerekmiyor mu? Her Kültürü eleyip eleştirip, her
yönde ölçüp tartarak seçim yapmak zorunda olduğumuzu nasıl idrak
edeceğiz? KİBİR ve YALANCILIKLA mı?
Bakın,
Atatürkün kibirde yürümesine, lüzum kalmıyor! Atatürk, kibir
dağlarında burun gezdirmiyor! Kadın olsun, erkek olsun; çocuk
olsun, büyük olsun; vatandaş olsun, yabancı olsun; her insana hürmet
edilmesi gerektiğini öğrenmiş, biliyor ve tatbik ediyor!. Çünki,
saygı ekilen yüreklerden, yine saygı doğup geliyor; fakat kibir
ve terbiyesizlik ektiğimiz yüreklerden, acı yargılar ve
şamar doğuyor. Ne ekersek, aynen biçeceğimizi, bir türlü
öğrenmek istemiyoruz.
Her insanı
Yaratan ve Çağıran Kutsal Ruhun Ebedî Sözü İNCİLde
KUTSAL RUH, Âdemoğullarına EN BÜYÜK
İKİ EMİR olarak verdiği emirlerde tekrar edip: SEVECEKSİN.
diyor. Hem Yaratan KUTSAL RUHu hem de Onun yarattığı
insanı SEVECEKSİN
diye emrediyor; daha da açıklayıp : Öç benimdir,
karşılığını ben vereceğim..eğer
düşmanın acıkmışsa, ona yedir; eğer
susamışsa, ona içir...Kötülüğe yenilme, fakat kötülüğü
iyilikle yen. diyor. Bu Kutsal ve Yüce Emirlere şimdi
Âdemoğulları olarak biz öğrenciler, ne diyelim? Nasıl
davranalım? diyen gerçekçi hayat sorularıyla öğrencilerimizi
düşünerek öğrenmeğe ve arayıp bulmağa seferber
etmezsek, bizlerde İNSANLIK kalır mı? Kalmış
mıdır? Bizlerde GERÇEKÇİ
ÖĞRETİM kalır mı? Kalmış mıdır?
Gerçekçi
Açık Öğretimin bulunmadığı ülkelerde, Fikri hür,
vicdanı hür, irfanı hür bir millet doğabilir mi? Elbet
doğamaz ve doğmuyor. Onun için, Dünyamızda bizimle
kıyaslanınca, Fikirde, İrfanda, Vicdanda bizden çok daha
HÜR olan milletlerin, bize de İŞ ve AŞ vermelerine daima
muhtacız ve muhtaç kalacağız. Öğrenmek istemeyince,
dilenmeğe mecburuz!
İş ve
İşçi Bulma Kurumlarının kapılarına dolarak
iş ve aş arayan soydaşlarımıza kızıp:
Çıkın ulan, defolun! İş olmadığını kaç
kere tekrar edeceğiz? Hayvan herifler! diye
bağırdığımız ve onları terslediğimiz
günleri çabuk unuttuk. Şimdi Dış Ülkeleri geziye
çıktığımız zaman: Biz, asla işçilerimizi
unutmayız! diye savurduğumuz yalanlardan da utanmıyoruz! Geçmişte
işlediğimiz kusurlar için onlardan özür dilemeyi, Büyüklük
Kibirlerimize yediremiyoruz. İşçi
soydaşlarımızın hâla sâhipsiz ve bilgisiz
bırakıldıklarını, ruhsal yönde hâlâ
kandırıldıklarını bile kabul edemiyoruz ve kabul etmek
istemiyoruz.!
Dış
Ülkelerde Misâfir İşçi olarak çalışmak için tirenlere
doldurup doldurup başımızdan savdığımız
kardeşlerimize, gidecekleri
ülkelerin ve milletlerin düşünce ve kültür düzenlerinin neler
olduğunu, hiç olmazsa, bir gün olsun, ders verip öğretmedik. Çünki,
Yöneticilerimiz de işçilerimizin neler bilmesi gerektiğini kendileri
bilmiyordu ve hâla bilmiyoruz. Misafir olarak gittiğimiz ülke ve
milletlerde, nelere dikkat edilmesi gerektiğini sorup öğrenmeğe
de tenezzül etmedik ve etmiyoruz: Dış ülkelere giderken, O gâvurlar,
domuz eti yedikleri için, erkeklerinde, dişiyi kıskanma hissi
kalmamıştır; onun için onların hem karısını
hem de kızlarını düzeceksin diye Din ve Ahlâk derslerinde
öğrendiğimiz Arap ve İBLİS bilgisiyle doldurulmuş
olarak gittik. Daldaki bir serçenin bile, kendi dişisini
kıskandığını görüp düşünemedik ve serçeden ders
alamadık. Tiren yükleriyle gelen işçilerimizi gören o milletler, gelenlerin de bir
başı, iki eli ve iki ayağı olduğunu görünce,
tıpkı kendileri gibi düşünen ve davranan İNSAN zannettiler. Fakat Kültürümüz ve
Davranışlarımız hakkında, yavaş da olsa,
şaşıp yanıldıklarını öğrenmekteler!
Lâkin bize karşı, onların yeni
davranışlarını hiç beğenmiyoruz ve hep yabancı
milletleri SUÇLAMAKLA meşgûlüz.Yaşasın bizdeki Kibirli
bilgisizlik, kültürel saygı ve adâlet anlayışı;
yaşasın bizdeki mantık, akıl, vicdan ve davranış
değil mi?
Bugün ÇAĞDAŞ dediğimiz
öğrencilerimize dönüp: İncilde yazılı duran Mesih
İsanın kimliği,
işleri ve öğretişleri ile, tarihte okuduğumuz Haçlı Seferlerinin
davranışları arasında bir ilgi ve ruh birliği kurmak
mümkün müdür? diye sorsak, böylece önemli bir dünya sorusuna GERÇEKÇİ bir
cevap verebilirler mi? Gerçekleri bilmiyen öğrenci, gerçekçi bir cevap
bulabilir mi? Bizdeki öğrenciler, ezelden önümüzde yazılı duran
Ebedî Söz İNCİLdeki Mesih İsanın kimliğini ve
yüceliğini öğrenebilmek için korkusuzca, Vicdanı Hür öğrenciler olarak okuyup gerçekleri
araştırmağa girişebilirler mi? ÖCÜden korkar gibi,
İNCİLden korkmazlar mı? Elbet korkarlar, çünki onlardaki
beyinleri, Yalancılık Kültürüyle bağlayıp kösteklemiş
ve kitlemiş durumdayız! Beyinlerindeki Kölelik Zincirlerinden
kurtulup Hür Düşünceye kavuşabilmeleri için, yine Yaratan Kutsal Ruhdan
gelecek BİLGİSEL MÛCİZELERE muhtaçtırlar. Çünki
Şeytan dediğimiz Kötülük ve Kölelik Ruhunun vurduğu
kilitleri, zincirleri ve köstekleri, ancak ve ancak Yaratan ve
Çağıran KUTSAL RUH,
KENDİSİ, kırıp açabilir. Çünki Düşünce
Hürriyeti insanlardaki kibirli dar kafaların ötesindeki KUTSAL ADALET RUHUnun
yarattığı GERÇEÇİ ve EBEDÎ OLAN RUHSAL
HÜRRİYETTİR İşte bu
Düşünce Hürriyeti için, devamlı
muhtaç olduğumuz RUH, yine insanı Yaratan RABdeki KUTSAL RUHun
ta KENDİSİdir. Muhtaç olduğumuz bu KUTSAL RUH ise, bize
yanaşmıyor, çünki boş kibirlerimizden çok memnunuz ve Onu asla kabul etmek istemeyiz; böylece de ruhsal yönde olduğu gibi, her yönde
SAPIK ve ŞAPŞAL kalmaktayız!
Büyük Önder
Atatürkün istediği bu Fikri Hür, Vicdanı Hür, İrfanı
Hür Eğitim ve Öğrenimin,
TÜRKİYE CUMHURİYETİ MİLLÎ
EĞİTİM SİSTEMİne ne zaman geleceğini de
bilemiyoruz.. Din ve Ahlâk Bilgisi diye sarıldığımız
YALANCILIK KÜLTÜRÜnü ayakta tutup yürütmek için
yapıştığımız YALANCILIK
EĞİTİMİNDEN
utanacağımız devirler ve çağlar, henüz yakın
ufuklarda bile görünmüyor. Tarihte, Batı Dünyasının HASTA
ADAM diye teşhis koyup tanıdığı Hastalık Kültürüne köle kalıp
diretmeyi MÂRİFET sanmaktayız. İyiyi, Doğruyu, Güzeli
Arayıp Bulmak bize yakışmıyor; çünki ZOR geliyor. Böyle
büyük işler ancak Atatürke ve onun beklediği İkinci
Atatürklere yakışıyor; çünki ONLAR, çalışmaktan, aramaktan, bulmaktan,
eleştirmekten, tartmaktan, ölçmekten ve SEÇMEKTEN vazgeçmezler !!!
Eğitim
Sistemimizde seçip başa getirdiğimiz Yöneticilerimizin
önderliğinde, belki düşünerek, belki de hiç düşünmeden,
Üniversitelerimizde İLÂHİYAT Fakültesi ismiyle TANRI
BİLİM Dallarını, DİNSEL İLİM
Dallarını kurduk. Ruhsal
Konularda tetkikler, araştırmalar yapabilecek, KUTSAL OLAN RUHSAL
DEĞERLERİ bulup onları ölçecek, tartacak ve Milletimize
tanıtacak olan TANRI BİLİM Fakültelerini kurduk. Bu
Fakülteleri, GÖSTERİŞ OLSUNLAR, LÂF OLSUNLAR ve
MİLLETİMİZi KANDIRSINLAR diye kurmadık.
Yalancılık Eğitiminde Araplar kadar ilerleyip hünerler
kazansınlar ve öğrencilerimizi türlü ruhsal yalanlarla boş
balonlar gibi ve BOŞ DAĞARCIKLAR gibi doldursunlar diye
kurmadık.
Bu Ruhsal
İlim Yuvalarını, Dünyamızda bütün insanlık için
gereken Kutsal Değerleri, yine bilgi, mantık, akıl, vicdan,
sağduyu, adâlet ve ilim yollarıyla ARASINLAR, BULSUNLAR ve SEÇSİNLER.
diye kurduk. İnsanlarımız, alışa geldikleri Tembellik
Kültüründe kalsınlar ve hep yerlerinde saysınlar diye değil,
fakat çalışkanlık ve merhamet hizmetleri isteyen Kutsal Değerlerde
yücelsinler, diye açıp kurduk.
Bedenimizin gıdaya muhtaç olduğu gibi, ruhumuzun da Kutsal
Bilgiye muhtaç olduğunu kavradığımız için açtık.
Hiç utanmadan sürdürmekte olduğumuz, ruhsuz ve sapık yalanlarla
öğrencilerimizi ve büyüklerimizi avutup kandırmak için kurmadık.
O halde, niçin Atatürkün istediği
GERÇEÇİLİK RUHUndan ayrılıp, yalancılık
makamına, yalancılık mesleğine ve yalancılık
kültürüne sapıyoruz? KENDİSİ, TAM BİLGİ, TAM ADÂLET,
TAM MERHAMET, TAM KUTSALLIK OLAN ve İSTEYENYARATICI KUKSAL RUHu,
sapık yalanlarımızla nasıl kandıracağız?
Gavur İcâdı dediğimiz
televizyonlarda, Diyanet Saati diye ayırdığımız
saatlerde savurduğumuz YALANLARLA kendi Milletimizden başka kimi
kandırıyoruz?
İnsan
ruhunun, Tanrı adına tapınma yeri olarak
yarattığı büyük sanat eseri binaları, bilgsizlik ve kibir
yuvası olarak kullanmaktan kurtulmamız gerekmez mi? Yaratan Kutsal
Ruh için kurulan Tapınma Yerlerinin, Tanrı önünde insanlara kutsal
hizmetler sunabilecek BİLGİYLE ve YETENEKLE yönetilmesi gerekmez mi?
Yaratan RAB için yapılan İbâdet Evlerinin, Kutsal Gerçek ve Bilgi
Evleri olmaları gerekirken biz, onları bilgisizlik ve
yalancılık evi olarak kullanmıyor muyuz? Tanrı Makamı
olarak kurduğumuz İbâdet Yerlerinin, Anlayış Makamı
olmaları gerekirken biz, onları Kibir ve Aptallık Makamları
olarak kullanmıyor muyuz? Yaratan TANRI adına yapılan bu Tapınma Saraylarını,
Kutsal Sevgi ve Merhamet Hizmetlerinin hazırlanıp
öğretildiği Saraylar olarak kullanmak gerekirken biz, bu
Sarayları BEDDUA ve GADDARLIK sarayları olarak kullanmıyor
muyuz? Yaratan, Seven ve Çağıran RAB ALLAH adına yapılan
bu Kutsal Ders Saraylarını,
İYİYE, DOĞRUYA, GÜZELE DÖNMEK ve YÜCELMEK YOLUnda kullanmak
gerekirken biz, bu KUTSAL DERS SARAYLARInı, Yenilik Düşmanı
ve Demokrasi Düşmanı olan Arap Kültürüne Kölelik
Yollarını öğretmek için kullanmıyor muyuz? Bu Kutsal Dershâneler, insanları türlü
yalanlarla AVUTMAK ve UYUTMAK için mi kuruldu, yoksa insanlara Kutsal Adâlet,
Merhamet, Sevgi ve Demokrasi Yollarını ve Hizmetlerini ÖĞRETMEK
için mi kuruldu? Demokratik Yollarla
seçilen Devletlere düşman olmak için mi kuruldu, yoksa Devletlere ve
Milletlere YARDIM ve HİZMET etmek
için mi kuruldu? KUTSAL RUHun
bireylere ve milletlere yönelttiği bu Ebedî Sorunun cevabını
ÖĞRENMEMİZ ve BİLMEMİZ gerekmez mi?
Bilginler
Babası olarak bilinen ve İsrail dediğimiz Yâkup soyundan gelen
ilim adamı Ayştayn, Yaratan TANRIda sapıklık ve
şaşkınlık olmadığını biliyor: TANRI
zar atmaz, tesâdüflerle iş yapmaz. diyor. Fakat bizler hep Kibir Küplerine
binmiş olduğumuz için bilgisizlik ve tesâdüfler içinde yuvarlanıp
gitmekteyiz! İlkokulda başlayıp Fakültelerin son gününe kadar,
ders kitaplarımızda Atatürkün Kimliğini incelemek
gerektiğini henüz akıl edemiyoruz. Atatürkle İlgili
Konuları inceleyip eleştirmek, Ülkemizde ve Dünyamızda
onları uygulayıp faydalanmak gerektiği halde, Atatürk
Derslerine gelince, NANKÖRLER olarak yan çizmekteyiz. Atatürk Konusunda,
okullarımızda işlenmesi gereken pek çok DERSLER var:
Atatürkün Hayatı ve Kişiliği. 2-
Atatürkün Düşünce Sistemi. 3-Atatürkün Ulaşmak İstediği
ve Miletini Ulaştırmak İstediği Yücelikler. 4-Atatürkün
İstediği Siyasal ve Toplumsal Yenilikler. 5-Atatürkün İnsanlar
için İstediği İç Karakter ve Dış Görünüşler. 6-
Atatürkün Kadınlara Vermek İstediği İnsan Hakları ve
Eşitlikler. 7-Atatürkün Eğitim Sistemine Getirmek İstediği
Yenilikler. 8-Atatürkün Yeni Nesilden
İstediği Yücelikler. 9-Atatürkün Getirmek İstediği Sosyal
Yasalar. 10-Atatürkün Uluslar Arasında İstediği Düzenler. 11-
Atatürkün İstediği Kültür Sistemi. 12- Atatürkün Güzel Sanatlar Alanında İstekleri.
13- Atatürkün İstediği Ekonomik Düzen.
14-Atatürkün İstediği Çağdaşlaşmanın
Nitelikleri. 15-Atatürkün İstediği Siyasal Devlet İdâresi. 16-
Atatürkün İsediği Demokratik Düzen. 17- Atatürkün
İstediği Bireysel, Toplumsal ve Dünyasal İlişkiler.
18-Atatürkün İstediği Bireysel, Toplumsal ve Dünyasal Medeniyet.
19-Atatürkün İstediği Bilimcilik, Akılcılık ve
Gerçekçilik Kültürü. 20-Atatürkün İstediği Bilimci, Adâletçi
Basın ve Yayın. 21- Atatürkün İstediği Gerçekçi Asker ve
Görevleri. 22-Atatürkün İçte ve Dışta İstediği
İnsanlıklar. 23-
Atatürkün Dinde, İbâdette ve Ahlâkta İstediği
Gerçekçilik,Yücelme ve Yenilikler. 24- Atatürkün İstediği İnsan
Sağlığı ve Sipor. 25- Atatürkün İstediği
İKİNCİ ATATÜRKLER, gibi Okul ve Ders Kitapları Yaratacak pek çok KONULAR var!
Atatürk
Konusunda, önümüze yalnız 25 kitap değil, 105 kitap çıksa ,
şaşmıyalım: çünki, ÖNEMLİDİR! Bütün bu Konular,
Gerçekçi Eğitim Sistemi, Gerçekçi
Öğretim Üyeleri, Gerçekçi Öğrenciler arayıp beklemekteler! Bu
Konuların her biri, kendi başına birer DERS KİTABI
oluşturacak nicelikte değer taşır. Çünki, bu konular
yalnız Küçük Asyada değil, Uzayda dönüp giden Küçük ve Yuvarlak
Dünyadaki milletler için, Eğitim bekliyen
EVRENSEL konulardır !!
Kibir kokusu
ile beslenmiş olan burunlarımız, hep KAF DAĞLARInda
gezdikleri için: Biz, bu Dinde doğduk ve bu Kültürde BÜYÜDÜK ve bu
KİBİRDE ÖLECEĞİZ diye diye, Doğruyu Arayıp
Bulma Yolunu terketmişiz. Kibirin yarattığı Bilgisizlik
Yollarında inatla yürümekteyiz.
Sakın ha
sakın, kültürümüz değişmesin, yoksa GERÇEKLER hemen
önümüze çıkıp bizi yakalarsa mahvoluruz.
Tarihte Arap
nesilleriyle yüzyüze gelerek sataşıp çatışmadan önce, Arap
Kültüründe yetişmiş kadınların kölelik durumundan
habbersizdik. Onlarla yüzyüze gelip ÇATIŞINCA bencillik yollarını öğrendik:
Tarihte hür
yaşamış Türk kızı ile evlenmek isteyen Türk gençleri,
her biri kendi atında, meydanda sıraya girdikleri zaman, AT ÜSTÜNDE,
ELİ KIRBAÇLI oarak meydana çıkan TÜRK KIZI, kendisiyle evlenmek
isteyen gençlerin karşısında dururdu. Evlenmek isteyen gençler,
birer birer HÜR KIZA yaklaşınca, evlenecek KIZ, o genci
beğenmemişse, elindeki KIRBACI, onun atına vurup
şaklattığı zaman, o gencin yerinde YELLER ESERDİ.
SEÇİM HAKKI KIZDA idi. Ancak, kendi istediği gencin
yaklaşması için, onun
atına izin verirdi. Gelen genç,
o KIZI kendi atına bindirir ve kendi YURT evine götürürdü.
Araplarla
yüzyüze geldiğimiz zaman, başımızdaki Beyler, Reisler ve
biz erkekler, Araplardan kaptığımız kadınların,
el-pençe dîvan durup hizmet ettiklerini görünce,
BENCİLLİĞİMİZ UYANDI.. Her işte ve
davranışta hak ve adâlet isteyen Türk KADINLARI hoşumuza gitmez
oldu; şimdi de hoşumuza gitmiyor. Erkeklere köle gibi hizmet eden
Arap kadınlarına alışınca, adâlette ve eşitlikte
israr eden Türk KIZLARI, biz erkeklere KÖTÜ göründü; şimdi de KÖTÜ
görünüyor. Köleliğe alışmış Arap kızı
duruken, her türlü SEÇİM HAKKI ile böyle HÜR yetişmiş bir TÜRK
KIZINI bencil erkek beğenir mi? Elbet beğenmez; bizler de
beğenmiyoruz.. Artık, HÜR KADINA rağbet kalmadı. Fakat
erkekdeki bencillik ve GADDARLIK ruhu,
boş durmadı, HÜR KADINI zorlayıp kendisi için KÖLE
kıldı. Böylece, bizdeki bencillik ve ZORBALIK ruhu, Kibir ve
Bilgisizlik ruhu, HÜR KADINA,
KÖLELİK KÜLTÜRÜnü tıpkı SEMER gibi VURMUŞ ve YULAR gibi
TAKMIŞ oldu.
Yeryüzünde,
Âdemoğulları arasında, KADIN olsun, ERKEK olsun, genç olsun,
yaşlı olsun, bir KİŞİ, GERÇEK ADÂLETİ
öğrenmek istemeyince İNSAN OLMAKTAN uzak kalıyor. Zengin olsun,
fakir olsun, tahsilsiz olsun, TAHSİLLİ olsun, BİREYLER, KUTSAL
ADÂLETLE yürümeyince, RABbin önünde, AYAKTA GEZEN ÖLÜLER olmaktan
kurtulamıyor!
Artık, sözü uzatmıyalım.
Tarihte, Ziya Paşaların dedikleri
gibi: Gerçekleri açıp anlamak, her akla gerekmez !
Zîrâ, KİBİR
kültürüyle kösteklenmiş
TERÂZİ,
Bu kadar sıkleti çekmez !
En sonunda:
Âmin diyelim de ANNELERİMİZİ ve KADIN
KARDEŞLERİMİZİ ve KIZLARIMIZI KÖLE KILAN, erkeklik kültürümüze,
BENCİLLİK ve ZORBALIK, KİBİR ve YALANCILIK
KÜLTÜRÜmüze, kimsecikler nazar
değmesin.
Çok
konuştuk; şimdi kalkın da, hep birlikte önce KRAATHÂNEYE, ondan sonra da KERHÂNEYE gidelim...
Aman
sakın, hâl-i Kül türümüz ve
Kul turumuz, D e Ğ
i Ş m E
. .
. SiN .
NOT: ***
*** ***
ERKEKLİK
KİBİRİ ile kurulan Dünya Dinlerinin İLK HEDEFİ,
kadını küçültmek, yularlamak, semerlemek, kösteklemek, köle
kılmak ve kullanmaktır! Kocası ölünce hayatta kalan
kadını, diri diri GÖMMEK, diri diri YAKMAK, hiç olmazsa
kadını kara örtülere bürüyüp kara günlere sürmek, yine erkeklik kibir
ve kültürünün tarihsel ve geleneksel hedeflerinden olmuştur!
Hepiniz
iman vasıtası ile Mesih İsada Allahın
çocuklarısınız...Ne Yahudi ne de Yunanlı vardır, ne
köle ne de azatlı vardır, ne de erkek ve dişi vardır; çünki
Mesih İsada siz hepiniz birsiniz..Rabbin verdiği söze göre
mirasçılarsınız. diyen
Kutsal Ruhun Değişmez Sözünü bilmek istemiyen
KİBİRLİ ve BİLGİSİZ Âdemoğulları, her
devirde YENİ bir DİN kurmaktan zevk almıştır! Çünki
Erkeklik Kibirinin kurduğu her YENİ DİN, erkekdeki bencil
istekleri OKŞAMAKTADIR!
Yalnız
şu ATATÜRK dediğimiz adamı, bu erkeklik kibirine uydurup
yürütmek asla mümkün olmuyor! Bu ADAM, her hangi bir dini düşünürken,
YARATAN KUTSAL RUHun verdiği AKIL, RUH, FEN, İLİM, MANTIK
ölçüsünü kullanmak isteğıinden sapmıyor! Sırf bu nedenle,
bu Atatürkü, her hangi bir Kibir Dini ile kandırmak da mümkün olmuyor!
Atatürkün
gününde Kuran tercümesi yoktu. Yeni Din ve En Son Dindiye
tanıtılan ve bugünkü Arapların bile
anlamadığı Eski Arapça
ile 13 asır önce yazılan Kuranı okumak, anlamak ve
eleştirmek mümkün değildi! Daha 1955 de sayın
Baltacıoğlu, Kuranı Türkçeye çevirince ona düşman
kesildik. Bütün bu dürtü ve zorluklara rağmen Atatürk, kendisine sunulan
ve sunulacak olan her hangi bir dinden KORKMAĞA lüzum görmedi, KORKMADI ve
şöyle dedi:
Bir dinin tabiî olması için akla,
fenne, ilme ve mantığa uyması lâzımdır. İslam
dinini, asırlardan beri alışa geldiği durumuyla bir siyaset
vasıtası mevkiinden
UZAKLAŞTIRMAK ve YÜCELTMEK gerekli olduğu gerçeğini
görüyoruz. Mukaddes ibâdet yerleri halkın ruhî, ahlakî
gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. İbâdet
yerlerinde halkın anlıyabileceği dille ruha ve beyne hitap
olunmakla insanların vücudu canlanır, beyni TEMİZLENİR,
imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur. FAKAT buna karşılık
dua edenlerin ve öğüt verenlerin taşımaları gereken
İLMÎ ÖZELLİKLER, ÖZEL LİYAKAT, DÜNYA DURUMUNU ANLAYIP BİLME, ÖNEMLİDİR. Dua
ve öğütlerden MAKSAT ahalinin aydınlanması ve doğru yolun
gösterilmesidir. Başka bir şey değildir. Yüz, iki yüz, hatta bin
sene evvelki duaları ve öğütleri okumak insanları
BİLGİSİZLİK ve GAFLET içinde bırakmak DEMEKTİR.
İbâdet yerlerinden aksedecek sözlerin bilinmesi ve
anlaşılması, teknik ve ilim GERÇEKLERİNE uygun olması
lâzımdır. Dua eden ve öğüt veren hocaların, siyasî durumu,
toplumsal ve UYGAR durumu her gün izlemeleri ZORUNLUDUR. Bunlar
bilinmediği takdirde halka YANLIŞ öğretilmiş olur. Bundan
ötürü okunan DUALAR ve ÖĞÜTLER
tamamen TÜRKÇE ve zamanın gereklerine UYGUN olmalıdır ve
OLACAKTIR.
Şimdi
ATATÜRK dediğimizi bu Adama dünyanın hangi düşük dinini
verirseniz verin, o din, Yaratan Kutsal Ruhun Gerçekçi Adâlet Ruhuna uymak
zorundadır; DEĞİŞMEK ve YÜCELMEK ZORUNDADIR. Çünki o din,
bir insan olarak Atatürke RABbin verdiği Akıl, Yargı ve Adâlet
Ruhundan geçmek zorundadır! Bir din, bireyleri ve Milletleri düşürüp
alçaltabilir, fakat GERÇEK ADÂLET RUHU, o dini bütün pisliklerden, kibir ve
bilgisizliklerden KURTARIR, ARITIR, TEMİZLER veYÜCELTİR! YARATAN
KUTSAL RUH böyledir! Yanlışları düzeltir! Pis olanı
temizler! Günahlıyı kurtarır, Paklar, KUTSAL KILAR!
Onun için
Gerçekçi Açık Öğretim, dinlerden KORKMAZ! Onları Açar, Ölçer,
Tartar, Seçer, Öğrenir ve Gösterip Öğretir!
ATATÜRK
dediğimiz bu ADAM, RUH-U ALLAH dediğimiz MESİH İSA ile
hayatta hiç görüşüp tanışmadığı halde,
MESİHdeki KUTSAL RUH ile birleşik olarak bakın ne diyor:
Hakikaten
memlekete HİZMET etmek isteyenlerin kalbi AÇIK olmalıdır;
açık söylemelidir. Arkadaşlar, benim bütün hayatımda
izlediğim yol budur! Millete
efendilik yoktur; hizmet etme vardır. Bu millete hizmet eden, onun
efendisi olur.
Bakın
Ebedî Söz İNCİLde KUTSAL RUH, HİZMETİ aynen nasıl
tanıtıyor ve nasıl ÖRNEK gösteriyor:
İSA,
öğrencileri yanına çağırıp onlara şöyle dedi: Bilirsiniz
ki, Milletlerin Reisleri onların başında saltanat sürerler, ve
büyükleri onların üzerinde büyüklük
taslarlar. Sizin aranızda böyle olmıyacaktır; aranızda kim
büyük olmak isterse, hizmetçiniz olsun. Ve aranızda kim birinci olmak
isterse kulunuz olsun. Nitekim İnsanoğlu ( Kurban İsa )
kendisine hizmet edilmeğe değil, ancak hizmet etmeğe ve bir
çokları için CANINI fidye (kurtaran ödül) olarak vermeğe geldi.
Şimdi,
insanı ve dünyaları Yaratan KUTSAL RUHun önünde Doğruya,
İyiye, Gerçeğe bakıp değişelim mi, yoksa
değişmiyelim mi? Gerçek
Adâlet Kalburunda elediğimiz zaman elimizde kalan EBEDÎ SORU budur ve her
kuldan CEVAP bekler !!!
Rabde Sevgi ve
Hürmetlerimle,
***********
AntiJihad
Norge
e-mail: ajnorge@hotmail.com