NORGE

 

Yaratan ve Çağıran YÜCE RAB ile Büyük Önder Atatürk’ün hatırı için, Türk Milleti Adına,                          2 ŞUBAT 2005

Millî Eğitim Bakanımıza, T.C. Büyük Millet Meclisimize ve Cumhurbaşkanlarımıza Sunduğum

Açık Dilekçedir:

 

KONU: Büyük Önder ATATÜRK’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, Ruhsal Konularda, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak yürütmekte olduğumuz  Eğitim Sistemi’ndeki “ RESMÎ YALANCILIK  DERDİMİZ”.

 

Bu Dilekçenin  Kaynağı

 

Yurdumuzun dağlarına konmuş fakir bir köydenim. Annem: “Hediye Abla”, babam ise: “Sabri Efendi” diye bilinirdi. Öğretmenliğimde Yıllardır beni düşündüren ve ruhumu yakan, ulusal bir yükümüzü sizinle paylaşmak istiyorum. Siz şimdi BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK’ün kurduğu Türkiye’de yetkili ve sorumlu  olduğunuz için, belki bu işe biraz olsun zaman ayırabilirsiniz diye düşündüm. Bu istekle ilgili olarak size, Ankara Diyanet İşleri Başkanlığı’mızın Kuran tercümesinden alınmış “fetvalar”, yasalar gönderiyorum. Bu fetvalara benim de dikkatimi çekenler, Türk vatandaşlarımız değil, fakat Avrupa’lı ve Amerika’lı insanlar oldu. Bu mektubu okumadan önce, Kuran’daki söz ve yasaları okursanız, benim anlatmak istediklerimi daha açık göreceksiniz.

 

Her zaman hürmet ettiğim amcalarım, imam oldukları için ben, onların önünde büyüdüm. Dedem, Osmanlı Devri’nde kadılık görevini yaparken, babamı ve amcalarımı medreseye göndermiş. Medresede okurken, on dört asır önce kullanılan Eski Arap Dili’nde yazılmış olan Kuran’ı ezberlemekten başka ve Arap okuyuşuna benzetip seslendirmekten başka eğitim verilmemiş. Çok sevdiğim annem ve babam da namaza düşkün insanlardı. Annem, Kuran okumasını bilmediği için eline aldığı bir çöp ile satırlar üzerinde sağdan sola doğru giderken, hep Arap sesinde ezbere bildiği namaz dualarını tekrar ederek Kuran’ı bitirir, kendi başına hatim inerdi.

 

Beni okula gönderdiler, öğretmen oldum. Onlara karşı saygı ve sevgiden asla ayrılmadım ve ayrılmam. Öğretmen olduğum zaman bile hangi camideki imam, kâfirlere yönelik beddualarıyla cemaati daha çok heyecanlandırırsa, o câmiye giderdim. Öğrenciliğimde olsun, öğretmenliğimde olsun, ders aralarında bile namaz kılardım. Öğrencilerimin bana verdikleri takma isim “HÂFIZ” idi.. Sevgili annem, babam ve amcalarım “naçiz vücudu” terkedip aramızdan ayrılmış durumdalar.

 

Yurt dışında tanıştığım yabancı arkadaşlar, bir gün bir Türkçe, bir İngilizce İNCİL ile bir Türkçe bir de İngilizce KURAN getirip bana verdiler. KURAN’ı Arap dilinden başka bir dilde okumanın Şeytan’dan ve günah olduğu bana çocukluğumdan öğretilmiş olduğu için korktum ve çok zor durumda kaldım. Buna rağmen Türkçe Kuran ile İngilizce Kuran’ı karşılaştırmak cesareti içimde doğdu ve Kuran’ı hayatımda ilk defa anladığım dillerde okumak fırsatını bulmuş oldum.

 

İncil ile Kuran yüzyüze

 

Küçüklüğümden beri bana, yabancıların tümden “GÂVUR” veya “KÂFİR” oldukları inancı aşılanmış olduğu için, adaletsiz bir ön-yargıdan ayrılamadım. Fakat o yabancı arkadaşların Kuran’ı kendi dillerinde okuyup anladıkları için ve Kuran’ı İncil ile apaçık karşılaştırmaktan asla çekinmedikleri için çok ve çok hayret ettim. Tabi ben: “Efendim, İncil değişmiştir, bâtıldır ve hükmü kalmamıştır” diyen ön yargılarla yetişmiş olduğum için, bu karşılaştırmada mutlak üstün çıkacağıma güvendim. Bu güvenle, gerçeğin hatırı için, İncil’ okuyup bütün hataların altını çizeceğime hepsinin önünde söz verdim. İncil’i okuyacağıma söz verdiğim için hepsi sevindiler. Onlara ben de açıkça söyledim: Haklı çıktığım gün, bu İncil’i yakacağım, dedim. “ Eğer sen, samîmî bir ruhla okuyup, kusurlu ruhsal öğretişler bulabilirsen, yak !” dediler. “Hatta, İncil’in kötülüğünü ispat ettiğin gün, İncil’i yakmakta sana yardım ederiz ve onu yakmak için kibriti biz çakarız !” dediler. Onlardaki açık-ruha ve hür-düşünüşe yine çok hayret ettim. Bu işi hemen ve kısa yoldan bitirmek istediğim için: Neden şimdi yakmıyoruz? diye sordum. “Eleştirip yargılamadan İncil’i yakmak,  senin ruhunda âdil bir davranış olur mu?” deyip bana sordukları zaman sustum.

 

Böylece İncil’i yakabilmek için önce onu eleştirmek ve hatta Kur’anla apaçık karşılaştrmak yükünü kendi üzerime almış oldum. Bu yükün ağırlığını derinden düşününce ise çok üzüldüm.

 

O günlerde Türk maden işçileri için tercüman olduğumdan, özel odamda kalıyordum. Türk soydaşlarım İncil’i elimde görmesinler; bana “kâfir” ve “İncil’li Hoca” veya “câsus” demesinler, İncil okuduğumu da asla görmesinler,diye kaldığım odayı devamlı kitli tutardım. Ama Kuran’ı saklamazdım. Kuran’ı Göbekten yukarda tutabilmek için de koltuğumun altından indirmezdim. Türk soydaşlarım, bir gün benim Kuran’la birlikte yüznümaraya girdiğimi görüp müthiş kızmışlar. Ben çıkınca hemen beni sorguya çektiler: “Sen ne yaptığını biliyor musun? Kuran’la yüznümaraya girilir mi?” diye sordular. Çok kızmış olduklarını anladım. Yüzlerine bakarak: Kuran benim kafamdadır ! Helaya girerken kafamı kesip atayım mı? diye soruyla cevap verince, şaşıp kaldılar ve ben de hemen bana karşı kurulmuş olan “Huzur-u Divan’dan” ayrıldım.

 

Yaratan Tanrı’nın vermiş olduğu ruh ve anlayışla, bu kitapları eleştirmek, karşılaştırmak ve İncil’de ruhsal kusur bulmak için, hiç de istemiyerek yine Allah’ın önünde,  yargıçlık makamına oturmuş ve oturtulmuş oldum. Bu görev her gün devam etti ve altı ay sürdü. Bu karşılaştırmada en azından üçüncü bir din olarak “ BUDA’nın ÖĞRETİŞLERİ” isimli kitabı da incelemek gereği içimde doğdu. Neticede ben İncil’i yakmak isterken, İncil’de gördüğüm Kutsal Sevgi ve Kutsal Değerler benim kalbimi yaktı; yanlış ve adaletsiz bir ruhta yetiştirilmiş olduğumu apaçık gösterdi.

 

Analarımızın Bağrına Dayanan Hançer

 

Bundan sonraki yıllarda, üniversite bitirmiş, tahsilli Araplar arasında da arkadaşlar edindim. 14 asır önce yazılmış olan Kuran’ı bu insanların da anlamadıklarını gördüm. Bugünkü Ortadoğu’da Arapça konuşan milletlerin Kuran’ı anlamadıklarını öğrenince, gerçekten kendim gibi ve kendi  milletim gibi o zavallı insanlara da acıdım. Özellikle, kendi ülkelerinde “İNSANLIK HAKLARI”, ellerinden alınmış olan KADIN bireylerin kölelik durumlarını ve acınacak hallerini düşünerek çok üzüldüm.

 

Şimdi adâlet ruhu ile düşünürsek, Ortadoğu Kültürü’nde erkek hakları genişlerken, kadın hakları sürekli daralmaktadır. Arap Kültürü’nde yetiştirilmiş olduğumuz için, çocuk yetiştirmek gibi hayatta en zor işi üzerine yüklenmiş olan kadın kardeşlerimize karşı çok gaddar ve adaletsiz davranmaktayız. Kadın annelerimizi ve kızkardeşlerimizi giyinişte ve düşünüşte nerdeyse insan kılığından çıkarmış durumdayız. Kadınlara karşı diktatörlük yapmayı, erkekler için doğal bir hak olarak benimsemek çok hoşumuza gittiği için, çekiyi, başörtüsünü ve türban dediğimiz bezleri kadının ruhuna ve başına esaret ve kölelik simgesi olarak takmaktayız. İnsan olarak kadının eşitlik haklarını elinden almakla, kadının ruhuna ve kimliğine indirilen bu yıkıcı darbeyi idrak edemiyoruz ! Evrensel İnsan Hakları Beyannâmesini okursanız, kadınlara verilen eşit-insan haklarını da değersiz paçavralar gibi teptiğimizi göreceksiniz! “Şerefimiz ve Nâmusumuz Üzerine” diye imzaladığımız “İnsan Haklarını” birinci maddesinden tutup son otuzuncu maddesine kadar bir bir çiğnemekteyiz! Dünyamızda kadın kardeşlerimize karşı bundan daha büyük vahşet olur mu ???

 

Sekizinci yüzyılda Arab’ın Din ve Kültürü’nü kabul ettikten BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK’ün CUMHURİYETİ kurduğu güne kadar Türk kadını da tıpkı Arap kadını gibi haksız bir köle durumunda kaldı. ATATÜRK’ün aramızdan ayrıldığı günden beri de Türk kadını kendisine verilmiş olan hürriyeti yine Arap Kültürü’nün dürtüsü ile yavaş da olsa devamlı kaybetmektedir!!!

“Osmanlı Devri’nde” fikirleri yüzünden zindana atılan Namık Kemal’in vatan için yazdığı sözleri bugün de kadın için yazmak gerekiyor:      “Arap kültürü, kadına dayamış hançerini !

                                            Yok mudur kurtaracak köle kalmış anneleri ?”

 

Türk - Milleti Olarak  Gerçeklerden Kaçıyoruz

 

Bir insan olarak benim ruhumu etkileyen İNCİL’deki ruhsal değerleri bizzat görüp anlamanızı, tıpkı Büyük Önder Atatürk’ün kendisinden rica eder gibi şimdi sizden rica etmekteyim. Hiç olmazsa bu iki kitabı tartıp ölçerseniz, beni devamlı yakıp üzen bu ulusal ve geleneksel derdin yükünü ve niceliğini kavrarsınız,  yükümü paylaşıp hafifletirsiniz,diye düşünmekteyim !!!

 

“Allah ruhtur, ve ona tapınanların ruhta ve hakikatte tapınmaları gerektirdiyen YÜCE İSA ile, kendisi Siyasal Önder olarak her alanda anlayış isteyen, ayrıca dua ve ibadetin de Türkçe olarak anlaşılan bir dilde yapılmasını isteyen BÜYÜK ATATÜRK arasında, asla çelişki bulunmuyor. Büyük Ata’mız, Kuran’ın Türkçe’ye çevrilip Türkçe okunmasını isteyince, ona karşı devamlı direndik ve direnmekteyiz. Kuran’ın olduğu gibi açığa çıkmasından da devamlı korkmaktayız. Her konuda AKIL, MANTIK ve SAĞDUYU arayan Büyük Önder Atatürk’ün açık bir eleştiri sonunda Kuran’ı çok ilkel ve adaletsiz bulacağını bildiğimiz için tarihte Kuran’ı Atatürk’e açmaktan devamlı korktuk ve çekindik. Çünkü DÜŞÜNEN ATA’yı avutup kandıramıyacağımızı çok iyi biliyorduk ve şimdi de bilmekteyiz. Onun için “Gâvur Îcâdı” dediğimiz televizyonlarda bile “Süslü Rahleler” üzerinde, Arap sesine ve makamına uydurmak hevesiyle Kuran okuyoruz. Konuşulan Türk Dili’nde Kuran’ı, bütün çıplaklığı ile apaçık ortaya serince DÜŞÜNEN TÜRK GENÇLİĞİ’ni asla avutamıyacağımızı ve özellikle DÜŞÜNEN TÜRK KIZI’ndan da mutlak anlayış şamarını yiyeceğimizi, çok iyi bilmekteyiz. Alışageldiğimiz Arap gidiş ve gelenekleri, mantıksız ve anlayışsız bile olsalar onları tutmaktayız, çünki erkekler sınıfının bencilliğini devamlı okşamaktadır. Bu nedenle de Büyük Önder Atatürk’ün ümit bağladığı Türk Gençliği’ni, akıl ve mantık isteyen “KARŞILAŞTIRMALI AÇIK EĞİTİM SİSTEMİNDEN” devamlı uzak tutmaktayız. ATATÜRK’e karşı ATATÜRK’ün Bu düşmanlık,  AÇIK EĞİTİM’den DEVAMLI KAÇMAKTIR !!!SEVDİĞİ MİLLET’e ve İNSANLIK DÜNYASI’a karşı göstermekte olduğumuz en büyük “BEDHAHLIK”, düşmanlık budur.

 

 “Tanrı uludur” diye başlıyan Türkçe ezanı bile yadırgadık ve devamlı yadırgamaktayız. Daha 1950 de “Türkçe ezandan kurtulduk!” diye de sevincimizden sokaklarda zıpladık. Kendisini çok sevdiğimizi söylediğimiz Ata’mız Atatürk’e gösterebildiğimiz saygı, buracıkta hemen bitip tükeniyor. Hep bir ağızdan: “ÇAĞDAŞ! ÇAĞDAŞ!” diye söylenip durduğumuz “ÇAĞDAŞLIK”, bu mudur?  Acaba, insandan anlayış isteyen  TANRI’nın KUTSAL RUHU’nu , kendimizi ve Batı Dünyası’ndaki bütün yabancı kardeşlerimizi, Arap sesiyle Kuran okuyunca, avuttuğumuzu mu sanıyoruz ???

 

Millet Olarak Ancak Kendimizi Kandırmaktayız

 

Serbest düşünce, Arab’ın gidişiyle bağdaşmıyor ! Hiç de layık ve yaraşık olmadığımız BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK’deki AKIL, MANTIK, ANLAYIŞ, YENİLİKLER ve DEMOKRASİ SEVGİSİ de Arap Kültürü ile bağdaşmadı ve bağdaşmıyor. Arap’dan kaptığımız Halifelik yetkisiyle daha 10 Nisan 1920 günü Şeyhülislam makamının fetvasıyla, Atatürk’ü ve emrindeki millî kuvvetleri “Kâfir” ilan ettik. 11 Mayıs 1920 günü ise aynı yetkiye dayanarak Atatürk’ü “Îdama mahkûm” ettik. Buna mı “Kutsal Adâlet, diyoruz ? Buna mı “Din ve Îman” diyoruz ? Gerçekleri yüzümüze çarpan KUTSAL RUH’dan ve kim  olduğumuzu yazan tarihlerden nasıl gizlenip kaçacağız ?

 

Şimdi de çocuklarımızın, kız olsun, erkek olsun, bütün öğrencilerimizin ancak MANTIK ve ANLAYIŞLA yetişmelerini istiyoruz. Önlerine sunulan her konuyu TARTIP ELEŞTİRMELERİNİ ve ANCAK GERÇEKÇİ OLMALARINI istiyoruz. Diğer taraftan da: “Kur’an ve din, asla ve asla şek ve şüphe götürmez.” diyen ön-yargı ile adaletsiz fetvalar ve hükümler vermekteyiz. Çok düşük ve çok şaşkın bir durumdayız. Mantıksız bir boşluk içindeyiz !!!

 

Gök yüzünde gördüğümüz “Ay Dede’ye” ilk ayak basan Astronat Neal Armstrong , Ay’a indiği zaman, kendi cebinden çıkardığı ve kendi dili İngilizce’de (Bible) denen Kutsal Kitabı açıp:

 

“BAŞLANGIÇTA Allah gökleri ve yeri yarattı. Ve yer ıssız ve boştu; ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı; ve Allahın Ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu. Ve Allah dedi: Işık olsun; ve ışık oldu.”

 

Diye okuduğu zaman, bir televizyona sahip olmadığımız ve onu göremediğimiz için, hep kendi boş kibirlerimize uyan yalanlar uydurduk: “Armsrong, Ay’a çıkar çıkmaz, minare görüp ezan duymuş ve hemen müslüman olmuş.” diyen yalanlarımızı , gerçekçi bildiğimiz basın ve yayınlarımızda , hep -miş –mişlerle;                    -mış –mışlarla ve –muş –muşlarla ebediyen süsledik ve mühürledik. Bu astronatın kendisine bir mektup yazıp sormayı ve “Misafir Perver” ülkemize onu apaçık DÂVET ETMEĞİ  bile, akıl edemedik. Çünkü ruhsal YALANLARIMIZIN açığa çıkacağını çok iyi biliyorduk ! Önümüze hazır sofra gibi serilip konan o yalanları hepimiz, büyük ve iftarlık birer iştahla yeyip yuttuk ve devamlı YUTMAKTAYIZ ! Buna mı “ÇAĞDAŞ GERÇEKÇİLİK” “ÇAĞDAŞ ÖĞRENİM” ve “ÇAĞDAŞ ÖĞRETİM” diyoruz ?  Ruhsal Yalancılık Tarlasında uyguladığımız bu YALANCILIK SİSTEMİYLE Atatürk’ün  beklediği “YENİ NESİL”, “ÖRNEK NESİL” “ÇAĞDAŞ NESİL” nasıl doğabilir ? Bizler, RAB önünde kendi gençlerimizden başka kimi KANDIRIYORUZ ???

Deniz altı gözlemleriyle ün almış Fransız bilgini Jack Qustav hakkında da Arap ve Türk basınlarında “Kustav Mülüman oldu !” diye çıkan yalanları, Monte Karlo’da resimleriyle birlikte kendisine gösterip “Gerçeği” sorduğum zaman, bu “Gerçekçi” adam, kalın sesiyle: “Hah hah haaah.!” diye gülmekten kendini alamadı. İngilizce yanıt verip: “Now I understand why I keep getting invitatıon-letters from Riyad of Saudi Arabia that I am welcome any time to use their television and radioe stations to proclame my faith to the world; but this is indeed very sad ! To have faith or not to have any faith is the choice of an individual and it is none of others’ business !” –Türçe’ye çevirince şöyle dedi: “Saudi Arabistan’ın Riyad şehrinden bana devamlı dâvet mektuplarının geliş sebebini şimdi anlıyorum. İstediğim zaman kendi televizyon ve radyolarında îmânımı bütün dünyaya îlan edebileceğimi bildiriyorlar; fakat bu durum gerçekten çok üzücüdür. Îmanlı olmak ya da olmamak, kişinin kendi seçimine kalmış bir iştir ve başka hiç kimseyi ilgilendirmez !” ---

 

 İnsan için bireysel hürriyet isteyen bu ilim adamı da, yine Atatürk gibi “naçiz vücudu” terkedip gitti, fakat dünyamıza kazandırdığı gözlemler yaşamaktadır !!!

 

“Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” dediğimiz okul kitaplarında bile kuyruklu yalanları hedef alıp: “Atatürk’ iç cebinde taşıdığı Kuran, kendisi cephedeyken göğsüne gelen kurşundan onu kurtardı.” dediğimiz zaman da göğsündeki saati Kuran’la değiştirmekten utanmıyoruz. İnsanların en kutsal saydığı duyguları “yalanlarla besleyip öğretmeyi  “diN ve ahlÂk” sanıyoruz !!!

 

“Atatürk’ün cebindeki Musaf yerine, MUSKA” desek, bizim için ne fark eder ? Yalancı Eğitim, hedefini bulmuş olmaz mı ???

 

Acaba o muskalara Arap diliyle neler yazmaktayız ???

 

Gerçeklere zıt olan bunca “MİLLÎ YALANLARIMIZ’la”, KIZ ve ERKEK, bütün GENÇLERİMİZ’i ve ÖĞRENCİLERİMİZ’i devamlı aldatmakla meşgulüz ! Annem ve babam gibi ve sevgili amcalarım gibi, geçmiş devirlerin elinde bilgisiz bıkakılmış saf ve temiz kalbli yaşlılarımızı asla ayıplamayız. Fakat BUGÜN ÜLKEMİZ’de BU TÜR ÖĞRETİM KURUMLARI KURAN YÖNETİCİLERİMİZİ ve BU DÜZENİ KURAN UZMAN ÖĞRETİM ÜYELERİMİZİ ÇOK AYIPLARIZ. Atatürk’ün ümit bağladığı gençlerimize öğrettiğımız bu yalanlar yüzünden de dünya önünde bütün öğrencilerimizi çok düşük ruhsal durumlara sokmaktan sorumlu olduğumuzu bilmiyoruz !!!

 

“İlim Çin’de bile olsa gidip arayın.” dediğini ileri sürdüğümüz Muhammed Mustafa’nın da kendisinin niçin okuma-yazma öğrenip örnek olmadığına asla AKIL erdiremiyoruz. KİBİR ve YALANCILIK KÜLTÜRÜNDE Araplar’la giriştiğimiz yarışta onlardan hiç de geride kalmış değiliz. Bizler, düşmanı hep dışarda aramakla meşgulüz. Fakat gerçekten yıkıcı olan ve bütün öğrencilerimizi zehirleyen, “DAHİLÎ BEDHAHLAR” denen DÜŞMAN, “gaflet ve dalâlet içinde” yine kendi elimizle kurduğumuz “RUHSAL YALANCILIK ve FETVA MAKAMLARIDIR”. Kendisi “DEĞİŞMEZ ve ÖLÜMSÜZ EĞİTİM BAKANI” olarak tutulması gereken BÜYÜK ÖNDERİMİZ ATATÜRK’ü, bu makamdan çıkarıp atmış olduğumuz için, bizdeki “YALANCILIK EĞİTİMİ” çok ilerlemiş ve kolaylaşmıştır !!!

 

İnsanda “Hak ve Hakikat” arayan Allah’ı böyle mi kandırıyoruz ? Öyle ise, şimdiden: “Hepimize binbir kere mâşallah !” diyelim ve sevinelim ! Eğer, yurdumuzda ve yurt dışında: “Millî Görüş! ÇAĞDAŞ KALKINMA!” diye ilân ettiğimiz bütün politik inançlarımız, hep bu yalancılık temeline dayanmıyorlarsa, nelere dayandıklarını henüz hiç birimiz bilmiyoruz demektir ve çok üzücü bir durumdur. EBEDÎ MESİH’in  önünde ATATÜRK’ü Millî Eğitim Bakanlığı’ndan atarsak ve onu  TÂRİHİMİZDEN çıkarıp bir yana koyarsak, önümüzde bizlere örnek olarak kuru-yapraklardan ve ölü-kemiklerden başka KİM kalır???

 

Gerçekçi, Açık Öğretimden Yoksunuz

 

Bugünkü yöneticilerimiz, genellikle Türkiye’de “üç büyük derdimiz, üç büyük problemimiz” olduğunu söylemekteler. Bu gözlemi tam birlik içinde şöyle özetliyorlar: “Birisi TERÖR” , birisi İRTİCA birisi de RESMÎ MAKAMLARDA GÖRDÜĞÜMÜZ GENEL RÜŞVET ve MAFYA DURUMUNDAKİ HIRSIZLIKLAR, hepsi o kadar !!!

 

Bu sevgili yöneticilerimizin çoğu da, şu genel anlayışta yine tam birllik içindeler: “Efendim, bizde ALT-YAPI yok. Bütün problemlerimiz, ALT-YAPI’nın YOKLUĞU’ndan KAYNAKLANIYOR !”

 

Millet olarak, gerçekten alt-yapının lüzûmunu ve önemini kavramış olduğumuz için çok sevinmeliyiz. Ama, gerekli alt-yapının nasıl oluşacağını henüz düşünüp bulmuş değiliz. Acınacak durumumuz budur !

 

Bizim BATI’da gördüğümüz ALT-YAPI, beşikte başlıyor ve mezara kadar devam ediyor: Daha ilimsel eğitim başlamadan, ruhsal eğitim başlıyor . Kuzey Amerika’daki Kanada ve Birleşik Devletler’de halkın en az yüzde otuzu ve Kuzey Avrupa’da halkın en az yüzde yirmisi, bireylerin ve ailenin karakter sağlamlığını, “Ruhsal Değerler’in Öğretilmesi’nde” buluyor. Hayatta İncil’i bilmeden değil, ancak İncil’i kendi dilinde bilerek yürümenin önemini vurguluyor. Yeni doğan üç günlük bir bebek bile, bireylerin ve ailenin “Ruhsal Öğrenimi ve İbâdeti” için bir araya gelen ve “KİLİSE” denen imanlılar topluluğuna taşınıyor. Orada hiç karşılık beklemiyen “Kutsal Sevgi ve İlgi” görüyor. İki yaşındaki çocuktan başlayıp yüz yaşını aşan büyüklere kadar gördüğüm her insan, her hafta kendi yaş guruplarına göre sınıflara ayrılıp öğretim görevini yüklenenlerin önünde, her türlü “Eleştiriye Açık Derslere” giriyor. Hayat Dersi, Hal ve Gidiş Dersi, Bekârlık Dersi, Evlilik Dersi, Geçim Dersi, Aile Dersi, Kanun ve Kural Dersi, Yapıcı Tenkit ve Eleştiri Dersi, Tatbik ve Uyum Dersi, Devlet ve Yönetim Dersi, Toplumda Vergi Dersi, Dünyaya Hizmet Dersi” derken insanın aklı duruyor ve “Alt Yapı’dan” ne kadar uzaklarda kaldığımızı ve yoksun bırakıldığımızı “akıl ve mantık” o zaman anlıyor ve insanın ağzı açık kalıyor !!!

 

 “Bu Ülke ve bu Devlet, benim için ne yapabilir?” diye bir çıkar düşünmeden, “Acaba ben bu Ülke ve Millet için ne HİZMETLER yapabilirim ?” diye soran Ruh ve Alt-Yapı bu öğretimle oluşuyor. Buradaki öğretim “Şek ve Şüpheyi” asla yasaklamıyor ! Üstelik, insanı “ÖĞRENİMİN TEMELİ” olan “ELEŞTİRİ”ye teşvik ediyor !

 

İNCİL’i tetkik edip eleştiren bu insanlar,Yaratan Rab’bin önünde, vatana ve ulusa, dünyaya ve insana niçin sevgi borçlu olduklarını öğreniyor. Ülkede vergi ödemenin niçin Kutsal Bir Görev olduğunu öğreniyor. Ülkede her hangi bir yasaya uymamakla, doğrudan doğruya  Rab’be karşı suç işlemiş olduğunu öğreniyor. İnsanın ancak, alın teriyle ekmek yemesi gerektiğini öğreniyor. İnsanın her yaptığı işi, ancak ve ancak Rab’be yapar gibi yapması gerektiğini bildiren İNCİL’deki Ebedî Yasalar’ı öğreniyor. “Aranızda çalışmak istemiyen, ekmek yemesin.” diyen Kutsal Ruh’un Ebedî Sözü’nü ve Özü’nü öğreniyor. İnsan, Kutsal Ruh’un yeryüzünde yarattığı her bireye devamlı sevgi ve merhamet borçlu olduğunu öğreniyor. “Eğer bir adam, Allahı seviyorum, der ve kardeşinden (insandan) nefret ederse, yalancıdır; çünkü görmüş olduğu kardeşini (insanı) sevmiyen, görmemiş olduğu Allahı (Kutsal Ruhu) sevemez.” diyen Ebedî Söz İncil’deki Değişmez Kutsal Yasa’yı görüyor. “Allah Ruhtur, ve ona tapınanların ruhta ve hakikatte tapınmaları gerektir.” diyen ve yine: “Dua ederken putperestlerin ettiği gibi boş tekrarlar yapmayın.” diyen Ebedî Hizmetkâr Mesih İsa’nın Ebedî Sözü’nü öğreniyor. “Benim istediğim oruç, kendi ekmeğini aç olanla paylaşmaktır. Benim istediğim kurban ve ibâdet, merhamet hizmetleridir.” diyen Yaratıcı Kutsal Ruh olan Allah’ın niceliğini öğreniyor. “RAB, insanın gördüğü gibi görmez; çünkü insan yüze bakar, fakat RAB yüreğe bakar.” diyen “GERÇEĞİ” öğreniyor. Vatandaş,Yaratan Allah’ın insan gibi saça bakmadığını, saçı örten çekiye, çarşaf ve PEÇE’ye, “TÜRBAN” diye Meclis’de Millet’in zamanını yiyen Arap örtüsüne bakmadığını, herhangi bir Arap yasasına da bakmadığını, fakat ancak KALBE baktığını öğreniyor. Rab Allah’ın derideki sünnetlilikle asla yetinmediğini, fakat daima “yürekte, RUH’da sünnetlilik” istediğini öğreniyor. “Bütün fesatlarımı sil. Bende temiz yürek yarat, ey Allah. Beni önünden atma..Âsilere sennin yollarını öğreteyim; ve suçlular sana dönerler. Kandan beni kurtar, ey Allah, kurtuluşumun Allahı; dilim senin adaletini terennüm etsin. Ya Rab, dudaklarımı aç; ve ağzım senin hamdini bildirsin. Çünkü sen kurbandan zevk almazsın; yoksa arzeylerdim; Allahın kurbanları kırılmış ruhtur (pişman olan ruhtur) ; ey Allah, kırılmış ve eziilmiş yüreği hor görmezsin.” diye Allah’a yalvaran Davud’un duasını EBEDÎ SÖZ’de okuyarak bizim gibi bilgisizlerin yaptığı (boş tekrarlar yerine) doğrudan Rab’be yönelen gerçek duanın niceliğini öğreniyor.. “Terennüme koyulun.” “Rabde daima sevinin; tekrar diyorum: Sevinin. Tatlılığınız bütün insanlara mâlum olsun.” diyen İNCİL’i okuyan insan, Kutsal Ruh’un önüne şükürsüz yürekle ve asık suratla gelinmiyeceğini, fakat sevinçli yürek ve güler yüzle gelinmesi gerektiğini de öğreniyor ve bizdekiler gibi türkü ve şarkılarımıza yüklediğimiz, acı beddualarla batıp çökmüyor. Dipsiz kuyuda kalmış insan gibi deprasyona düşüp kalmıyor. Üstelik bu derslere giren insan, Âdem oğulları arasında ve içine düşmüş oldukları kültürler arasında bir ayırım yapmıyor. Her insanın RUHSAL GERÇEKLER’e  muhtaç olduğunu biliyor. “İnsanları böylesine sevince çağıran Ebedî Söz İncil  var olmasaydı, kalbi coşturan klâsik müzikler ve ruhu sevindiren ilahîler nereden doğup akacaktı ?” diye de düşünüp kalıyor.

 

Bir insan için, kendi KALBİNDE ve AİLEDE, KANUNDA ve EĞİTİM BAKANLIĞINDA, OKULDA ve İŞ YERİNDE, TOPLUMDA ve toplum dışı ORMANDA, YURTTA ve DÜNYADA, bundan DAHA ÜSTÜN ALT-YAPI’yı kim gösterebilir ? Bu RUHSAL TEMEL yoksa, bir ülkenin VERGİ YÜKÜNÜ HİLE KATMADAN kim çekebilir ? Bu KUTSAL ve RUHSAL DEĞERLER oluşmadan, sokağa atılmış EVSİZ, ÇIPLAK ve GIDASIZ BIRAKILMIŞ ÇOCUKLARIMIZA, MERHAMET KAPILARINI kim açabilir ? YARATAN ve YÜRÜTEN RAB ile BU EBEDÎ DOSTLUK kurulmadan, trafik yasalarına kim boyun eğebilir ? ÇÖL YAPMAKTA devam ettiğimiz ÜLKEYİ ve DÜNYAYI KİM KURTARABİLİR ???

 

Çağıran Rab’bin Ebedî Sözü için “DEĞİŞTİRİLMİŞTİR, BÂTILDIR, HÜKMÜ KALMAMIŞTIR ” diye duyduğumuz yalanlara kapılarak daha İNCİL’i bilmeden hüküm yürütüp onu atarsak, halkın başına “EBEDÎ BEL” olarak saplanıp kalan TERÖR’den, İRTİCA’dan ve RÜŞVETLERDEN ve HIRSIZLIKLARDAN nasıl kurtulabiliriz ???

 

YARATAN ve YARGILAYAN KUTSAL RUH, kendi verdiği SÖZ’ü tutamıyan ve SÖZ’ü değişmekten koruyamıyan bir zavallı ise, O’na: “ALLAH” denir mi ? Bizdeki RAB anlayışı böylesine ölmüş müdür ? Biz, Kim’e “ALLAH” diyoruz? KUTSAL RUH’a mı, yoksa yerde yatan ölü kemiklere mi ?

 

Millî Eğitim’de Yalancıyız, İki yüzlüyüz

 

 “Allah uğrunda vuruş..İnananları da kızıştır....İnananlar, Allah uğrunda vuruşurlar, öldürürler, ölürler !” diyen Arab’ın Kültürü’nü ders olarak hem öğretiyoruz, hem de öğrettiğimiz bu dersler, samîmî öğrencilerimiz tarafından tatbik edildiği zaman: “Bu DİN değil, TERÖR” diyoruz. !!!

 

 “ŞEK ve ŞÜPHEDEN DAİMA KAÇ ve ANCAK ÎMANA SARIL” diye, hem iyi niyetli insanlarımıza ders veriyoruz, hem de bu öğrettiklerimizi içtenlikle tatbik eden samimi, fakat BİLGİSİZ BIRAKILMIŞ vatandaşlarımıza “YOBAZ ve İRTİCACI” diyoruz. Şimdi HAKİKAT’in hatırı için söyliyelim: Baş Yobaz kimdir? Böylece Eğitim Sistemi Kuran Yöneticiler mi, Öğreten Öğretmenler mi, yoksa öğrettiğimiz öğrenciler mi?  “Son Din” diye sarıldığımız, “Çağdaş ve İnsancıl” diyen sözlerle süslediğimiz bu DİN: “GANİMETLER SENİNDİR, onları HELÂL ve TEMİZ olarak YE !” diyen bencillik fetvalarıyla kalbimizi okşayınca, bunu Tanrısal Söz ve Kutsal Ders sanıyoruz. Kendi öğrencilerimiz, bizim bu sapık öğretişlerimize samîmi ruhla inanıp hayatta aynen uygulayınca da: “Bu bu iş DİN ve ÎMAN değil, ancak RÜŞVETÇİLİKTİR VE HIRSIZLIKTIR !” diye acı acı bağırıyoruz...Yurdumuzda, PERHİZi ve TURŞUyu hep aynı BİLGİSİZLİK  SOFRASI’nda hazır tutmaktayız ! Düşünmeden ve utanmadan da bu ikiyüzlülüğe “ÎMAN ve TÜRK KÜLTÜRܔ diyoruz. Kafasına taş atabilmek için Medîneler’de Yalancı Şeytan aramaktansa, kendi yüreklerimizde çöreklenip makam tutmuş olan Gerçek Şeytan’ın Niceliğini, bu Kötülük Ruhunu’u artık tanımamız ve bilmemiz gerekmiyor mu ?

 

Kendimizi Allah Yolu’nda sanıp verdiğimiz RUH’suz dersler, öğretişler, fetvalar geri dönüp milletimizi böylesine çarpınca da hep yakınıp şikâyet ediyoruz. “İNSAN NE EKERSE, ONU BİÇER.” diyen KUTSAL RUH ALLAH’ın EBEDÎ YASA’sını öğrenmek istemiyoruz !

 

 ATATÜRK’le asla ve asla bağdaşmayan Arab’ın Kültürü’ne asırlardır gömülmüş olan bizler, bilgisizlikten doğan kibirlerimizle konuşurken: “Şu gâvurlar var ya, onlar bizden bir DÜRÜST olurlar, bir de MERHAMETLİ ve ÇALIŞKAN olurlar amma, hepsi o kadar ! Öteki dünyada ellerine Cehennem’den başka hiç bir şey geçmiyecek.” diyerek çocuklarımızı, hep ters yönde bir öğretime zorladığımızı dahi idrak edemiyoruz. Aslında, “DÜRÜST OLMAK, ÇALIŞKAN OLMAK ve MERHAMET HİZMETLERİ YAPMAK” dışında, kendisi KUTSAL RUH olan RAB ALLAH’ın önünde insan için başka ne yücelik kalmıştır? Bunlardan daha büyük İBÂDET ve KUTSALLIK var mıdır ?..... ?.........  ?

 

Tüm insanların, İLK ATAMIZ olan ÂDEM ile HAVVA’dan geldiklerine îman ettiğimizi kabul edebiliyorsak, kendi kardeşlerimize niçin “GÂVUR, ORUSBU ve KÂFİR” demekte israr ediyoruz ? YARATAN RAB’bin büyük armağan olarak insana verdiği AKIL ve MANTIĞI ne zaman kullanacağız ?

 

 Türk Milleti’ni kendi canından daha çok seven ve vatan için kendi canını vermekten çekinmeyen BÜYÜK ÖNDERİMİZ ATATÜRK, her konuda AKIL MANTIK, İLİM ve ANLAYIŞ ile yürümemizi dilediği için, yaptığımız ruhsal ibâdetlerin de anlaşılan TÜRK dili ile yapılmasını istedi ve devamlı istiyor;ama biz TÜRKLER. ATATÜRK’deki AKIL,MANTIK ve ANLAYLIŞI yadırgadık ve devamlı yadırgamaktayız..

 

BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK’ün istediği gibi, kafada ve ruhta ANLAYIŞLA TANRI’ya tapınmayı kötü gördük ve ANLAYIŞSIZ tapınmayı geçerli saydık ve anlamadan, ezbere tekrar ettiğimiz Arap sözlerini ibâdet sandık. Lâkin bakın, kendisine “RUHULLAH” ve “KELAMULLAH” dediğimiz, ALLAH’ın RUHU ve SALLAH’ın SÖZÜ olarak bildiğimiz MESİH İSA ne diyor: “Dua ettiğiniz zaman puta tapanlar gibi (Allah’sızlar gibi) boş sözler tekrarlayıp durmayın. Allah ruhtur, O’na tapınanlar da ruhta ve gerçekte tapınmalıdırlar.”

 

Şimdi ne yapalım? “İbâdet” diye anlamadan tekrar ettiğimiz sözlere mi bürünelim, yoksa KUTSAL RUH’un önümüze serdiği GERÇEKLERİ mi görelim ?

 

Sorup Eleştirme Hürriyetimiz Yok

 

Sekizinci yüzyıldan beri boyun eğdiğimiz Arab’ın fetvalarıyla “Şek ve şüphe etmek, ruhsal konuları ÖLÇÜP TARTMAK, SORGULAYIP ELEŞTİRMEK GÜNAH OLUR, İMANSIZLIK OLUR. ŞEK ve ŞÜPHE insanı imansız KÂFİR KILAR, CEHENNEM-i ZÜMERALIK YAPAR” diye öğretildik ve öylece AŞILANMIŞ DURUMDAYIZ.

 

BÜYÜK ÖNDERİMİZ ATATÜRK’ün ümit bağladığı “YENİ NESİL”, SORGU ruhundan, ÖLÇÜ ve TARTI ruhundan, ELEŞTİRİ ve YARGI ruhundan mahrum edilip yasaklanırsa, O “YENİ NESİL” NASIL DOĞABİLİR ??? BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK “FİKRİ ESİR, İRFANI KÖLE, VİCDANI TAKMA” bir neslin kalbinde NASIL YAŞAYABİLİR ???

 

Bakın, ATATÜRK kendisi için ne diyor: “Beni görmek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir. İki Mustafa Kemal vardır; biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal ... İkinci Mustafa Kemal, ben değil, bizdir. O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük üykü için uğraşan aydın ve azimli bir topluluktur...O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarması gereken Mustafa Kemal odur.”

 

ATATÜRK’ün beklediği  “ATATÜRK ARMAĞANI YENİ NESİL”, “FİKRİ HÜR, İRFANI HÜR, VİCDANI HÜR” olarak yetişen ve yaşadığımız dünyada güneş gibi yararlı olan “İKİNCİ ATATÜRKLER’in” oluşturduğu ÖRNEK NESİL’dir !

 

 ÖRNEK NESİL, DİNSEL olsun, RUHSAL olsun, MADDESEL olsun, her türlü KONUYU ve ANLAYIŞI, doğal bir hakla, hiç korkmadan TARTIP ÖLÇEN NESİLDİR ! Her konuyu TARTIP ÖLÇMEK isteyen bir öğrenci ayıplanırsa; “Sus ulan serseri! Bir daha böyle sözler duymayım! El âlemin kafasına şek, şüphe getirip sokma.Yoksa vallahi ağzını yırtarım ve kafanı patlatırım” gerekçesiyle onu susturmağa devam edersek, ATATÜRK’ün beklediği YENİ NESİL, “İKİNCİ ATATÜRKLER’in” oluşturacağı ÖRNEK NESİL doğabilir mi ???

 

“AÇIK ÖĞRETİM” diye öğünüp kurduğumuz kurumlar, gerçekten “AÇIK ÖĞRETİM” görevlerini yapabilicek nitelikte midir ? DİN ve ALLAH konularını incelemek hedefiyle kurulmuş kurumlarımız, bu TARI BİLİM işini AÇIK ELEŞTİRİ RUHU ile yapmağa yönelik midir ? “İMAM HATİP ve İLAHİYAT FAKÜLTESİ” dediğimiz zaman, bu kurumlar, TANRI BİLİM DALINDA, HÜR DÜŞÜNCELİ, RUHSAL İLİM ADAMI yetiştirebilecek nitelikte midir ? Dünya dinlerinin kendi kitaplarını bizzat okuyup özetliyecek ve açıkça karşılaştırabilicek hürriyete sahıp midir? ATATÜRK’ün istediği ve bütün Dünya Milletleri’nin beklediği “FİKRİ HÜR! İRFANI HÜR ! VİCDANI HÜR !” öğrenciler, Arapçılık ve İmamcılık Okulları’nda gerçeklere dokunan eleştiriyi yapmak isterlerse, okuldan kovulmazlar mı?

 

“İLAHİYAT FAKÜLTESİ” dediğimiz öğretim kurumunda bizler, sadece Arab’ın kitabını tetkik etmekle yetinirsek, buna “TANRI BİLİM” denebilir mi ? SERBEST DÜŞÜNCE ve ELEŞTİRİ nerede kalmıştır ? Dünyada hüküm süren diğer DİNLERİN KENDİ KİTAPLARINI kim OKUYUP .ELEŞTİRECEKTİR ? ARAYIŞ, ŞEK ve ŞÜPHE, GÜNAH sayılınca, ÖLÇÜP TARTAN ÖĞRENİMİ kim kuracaktır ? MEDİNE’deki şeytanlar mı ? Kendimizden başka kimi avutuyoruz ???

 

“Çağdaş Öğrenci” dediğimiz “YENİ NESİL” her konuyu AÇIKÇA inceleyip ELEŞTİREMEZSE, bizler bu zavallı öğrenime niçin “EN SON,  ÇAĞDAŞ” deyip ÇOCUKLARIMIZI KANDIRIYORUZ ???

 

İlahiyat Fakültesinden mezun olan bir insan, yaşadığı toplumda ruhsal görevine başladığı zaman, hizmet ettiği insanların her birinin günlük yük ve dertlerini kavramış ve Ruhsal Değerler yönünde insanlara yol gösterebilecek nicelikte olması gerekmez mi? Yaşadığı toplumda çalışan çöpçü olsun,belediye başkanı olsun, doktor veya hasta olsun, öğretmen veya öğrenci olsun, Ermeni veya Türk ve Kürt olsun, Arap veya Rus olsun, er veya subay olsun ,  bakkal veya vergi memuru olsun, işçi veya iş veren olsun, KADIN veya ERKEK olsun her insanın ruhsah ihtiyaçlarını kavrayıp karşılayabilecek bir ruhsal önder olmak niteliğini taşıması gerekmez mi? “Din Adamı” diye mezun edip görev verdiğimiz insanlar içinde gereken ruhsal önderliği yapabilecek kim vardır? Doğal ilimler, sosyal ilimler,  ruhsal ilimler ve dinsel  tetkikler dalında genç öğrencilerimize ne veriyoruz ki, onlardan anlayış ve derman bekliyelim? Yurdumuzda fener yakıp yıllarca arasak, insan ruhuna derman olacak bir tek RUHSAL ÖNDER bulmak mümkün müdür? Bu  Ruhsal Görev, başımızda örme takke gezdirmeğe benzemiyor ! Bu iş, yüzümüzde olsun, müzemizde olsun SAKAL GEZDİRMEĞE  benzemiyor ! Başımızda makam-fesi ve sırtımızda makam-cübbesi gezdirmeğe de benzemiyor ! Bu Ruhsal Görev, bütün Doğal, Sosyal, Dinsel bilimlerde ve RUHSAL DEĞERLERDE YÜKSELİP OLGUNLAŞMIŞ ve toplumun her derdine derman bulacak, bütün ilim dallarında  “Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür”  olan  İNSAN  İSTİYOR ! Büyük zevk ve yeteneklerle yapılmış ibâdet hanelerde “boş tekrarlar yapan değil, topluma GERÇEK YAŞAYIŞI öğretebilecek CEVHERLER İSTİYOR !!!

 

Aslını sorarsanız, TANRI BİLİM dalından daha ÇETİN ve ÖNEMLİ bir bilim dalı yoktur ! Anlamadan ezbere bildiğimiz namazları her gönüllü insan kıldırabilir; fakat Tanrı Bilim dalında insanlara bereket olacak ÖĞRETİCİ bir HATİP olmak BİLGİSİZLER İŞİ DEĞİLDİR ! Bizdeki Eğitim Sistemi, böyle Kutsal ve Gerçekçi HATİPLERİ ne zaman yetiştirecek ?        Kıyamette mi....? ? ?

 

Ünlü ve sevgili Vatan Şairimiz Tevfik Fikret, oğlu Halûk’u  elektronik dalda mühendislik tahsili için İngiltere’ye gönderirken “HALÛK’un VEDA’ı” isimli şiirde HALÛK’a hitap ederken tıpkı sevgili amcalarım gibi: “Alma, sen ver; görme, sen göster.” diye nasihatta bulundu . Lâkin: “Almadan nasıl verebiliriz ? Görmeden, nasıl gösterebiliriz?” diye düşünmedi. Halûk ise, başladığı işe candan sarıldı. Ata Saygısı’nı ve Millet Sevgisi’ni kaybetmedi. Üniversitede tahsil süresinde, bilgili ve İncil’e imanlı öğretim üyeleriyle tanıştı. Tıpkı hukuk tahsili yapmış olan  Martin Luter gibi, EBEDÎ Söz İNCİL’deki MESİH İSA ile yüz yüze geldi ve “MESİH  İNANLISI” oldu; ama, millet olarak biz onu yadırgadık, bir türlü hazmedemedik ve HAZMEDEMİYORUZ ! Neticede değerli kardeşimiz HALÛK  Amerika’da Üniversitede “Deneysel Bilim” dalı’nda öğretim üyesi olarak ve aynı zamanda türlü fırsatlarda INCİL’i vazederek DEĞERLİ bir ÖMÜR harcadı. Bu durumda elbet Türkiyemiz ve Milletimiz yine  kaybetti, fakat Dünyamız kaybetmedi ve RAB’bin Halûk’a verdiği YETENEKLER ile KAZANDI !!!

 

İNANDIĞIMIZ DEĞERLER, gerçekten ALTIN ve PIRLANTA iseler, onların eleştirilmesinden niçin KORKMAKTAYIZ ? Çerçekten DEĞERSİZ iseler, niçin onları gizleyip SAKLIYORUZ ? Yere ve çamura düşen ALTIN ve ELMAS, TARTI ve ELEŞTİRİ yüzünden DEĞERİNİ kaybeder mi ? Kaybetmezse, ÖĞRENCİLERİMİZİ niçin AÇIK ELEŞTİRİ ve YARGILARINDAN yasaklıyoruz ? GERÇEKLERİ ÖĞRENCİLERİMİZDEN gizleyip saklamayı hedef tutan bu tür eğitimlere “AÇIK ÖĞRETİM” demekten niçin UTANMIYORUZ ? Arayan bireyler olarak Kuran’ı ve herhangı bir YAZIYI ve SÖZÜ bizler tetkik edip tartmazsak  KİMLER TARTACAK ?  Tarladaki sığırlar mı ???

 

Camilerimizde  İncil  Yokluğu

 

Köyümüzde imam olan Mustafa emmimi (amcamı) yurt dışından gelip ziyaret ettiğim zaman, câmide yine onun arkasında durup ibadet ettim. Ama bu sefer boş tekrarlarla RAB’bi avutmağa çalışmadım.  İçimde köylülerim için yalvardım ! Bir namazın sonunda Emmim’den izin alıp KİTABI MUKADDES’den bölümler okudum.

 

Emmim ve köylülerim, insanın ruhunda yer eden KUTSAL SÖZLER’i duydular. Her namazın sonunda Sevgili Emmim, basamaklardan mimbere çıkıp Arap sesiyle Kuran okuduktan sonra inince bana dönüp: “Şimdi namaz bitti. Sen gel, Kitabı Mukaddes’den vâzet.” derdi. Köylülerimin günlük sevinç ve dertlerine göre gereken bölümleri okuyup onlara duyurmayı kutsal görev bildim. Kitabı Mukaddes’de MESİH İSA’nın SÖZܒne İNCİL”denir ve İNCİL kelimesi  MÜJDE demektir. Fakat bu yöndeki bilgisizliğimizden dolayı İNCİL’den ürküp çekiniriz..

 

Köylülerime bir gün bu okuduğum kitabın İNCİL olduğunu bildirdim. İmam amcam irkilmedi, lâkin köylülerim birbirinden çekinip ürktüler. Kendim, yine kendi köyümde gönüllü bir öğretmen olarak kalacağıma söz verdim. Kabul edemediler. Meslekten hastabakıcı olan eşim, sizler için hem doktor, hem de bakıcı olarak hizmet eder, dedim. Bereketi kabul edemediler. Hiç olmazsa bize iki yıl müsade edin, bu iki yıl sonunda bütün çocuklarımız daha çalışkan, daha anlayışlı ve çok daha saygılı ve sevgili evlatlarımız olmazlarsa, bizi bu köyden kovun, diye candan pazarlığa çalıştım; olmadı. Emmim sükut ettiği için Eğitmenimiz konuştu: “Civar köylerimiz bizim köye İncil girdiğini duyarlarsa, bizim hâlimiz ne olur? Sen bunu bilmez misin?” diye açılınca: Bilirim fakat o yükü bana bırakın; komşu köylerimiz, bizim köy halkımıza bakarak KUTSAL SEVGİ’nin ne olduğunu görecekler ve onlar da sevinecekler ! dedim. Yine Eğitmenimiz: “Olmaz, biz böyle tehlikeye giremeyiz. Üstelik de Muhammed Sallahu Vesellem, bizim damarlarımızın içindeki kandadır.” deyince,  israr etmedim, çünki Rab kimseyi zorlamaz! Tabi o zaman, İlk Atamız Âdem’in günüden beri damarlarımızda akan yalnız 4 gurup kan bulunduğunu ve bunların hiç birisinin de Arap kanı ve Türk kanı olarak ayrılmadığını açıklıyan tabiat bilgisi dersine başladık. Son karar “RED” çıktı. Fakat Emmim bana: “O kitabı götürme! Bana lâzım!” dedi. Zâten câmiye hediye olarak getirdiğimi söyledim !!!

 

Anne’mın köyünde ise en büyük abim, imamdı. Babam’ın köyünden Annem’in köyüne gittim. Orada da aynı durum tekrar etti. Sonunda imam abim: “ O kitabı götürme! İçinde çok önemli dersler var!” dedi !!!

 

İkinci ziyaretimizde Emmim ve büyük abim “naçiz vücudu” terketmişlerdi, köylülerim değişmediler..

 

Şehirde Ablam’a uğradık. Konuştuk. Akşam olunca Ablam bana: “Şeker kardeşim, seni sevdiğimi bilirsin, amma bütün komşular senin İslam’ı  terkettiğini biliyorlar. Onun için, gece bizde kalmayın. Yoksa komşuların içinde zorluk çekerim.” diyen kalbini bize döktü. Ayıplamadım ve ayıplamıyorumm.  Sevgili Ablam’dan son olarak böyle ayrıldım. RAB önünde Millî Derdimiz’in BİLGİSİZLİK olduğunu bilirim !!!

 

Bu yıl Ramazan’da orucun ilk günü  Ankara’da TRT’de televizyonda konuşan DİN uzmanımız, konuşurken, ceketinin iç cebinden yazılı iki kâğıt çıkarıp: “İbâdet konusunda Hazreti İSA şöyle diyor.” dedi ve kâğıttan okudu.  Okuduğu sözler İNCİL’de Matta’nın bölüm 6 daki ilk üç âyetiydi. İNCİL’den olduğunu hiç kimse bilmesin ve görmesin diye, bu makam tutmuş hocamız, İncil’i açıp okuyamadığı için, elindeki kağıttan okumak zorunda kaldı ! RAB önünde utanıp yerin dibine girecek durumumuz BUDUR !!!

 

Türk Milleti Olarak,  İncil’den Korkuyoruz

 

İlâhiyat Fakültesi’nde son sınıfa gelmiş bir öğrenci bana şu olayı anlattı: “Profesörlerimizden birinde  Kitab-ı Mukaddes isimli bir kitap gördüm ve merak ettim. Bir gün için ödünç isteyince : ‘Evlâdım, bu kitap senin kafanı karıştırır, onun için veremem.’ dedi..Bu durum beni çok üzdü..O günden beri de Fakülteyi terkedeyim mi, etmeyim mi? diye düşünmekteyim. Siz ne dersiniz?” diye de bana sordu. Kendisine İncil’i verdim ve dedim: Okula devam etmelisin, çünki milletimiz senin gibi ARAYICI evlâtlara muhtaçtır !!!

 

Şehirde İncil satın alabilmek için bir kitapçıya girdim: “Bizde İncil yok.” dedi. Meslekten gelen bir alışkanlık olmalı ki, kısa cevapla yetinmedim: Vitrine koyduğunuz kitaplara baktım. “Cinsî Temas için 27 Pozisyon” isimli kitabınızı sergide gördüm. Cinsel bilgileri açıkça sererken, RUHSAL BİLGİ’den NİÇİN kaçıyorsunuz? diye sorunca: “Biraz bekleyin.” dedi. Müşteriler çıktıktan sonra: “Oğlum, kapıyı kitle de aşağıda depodan bu bey için bir İncil getir. dedi: Üç olsun dedim ve kağıda sarıp verdiler: Bu saklambaç oyunu nedendir? diye ona sorunca : “ Yanımızdaki kitapçı, vitrine Kitab-ı Mukaddes koydu. İmam Hatip öğrencileri gelip dükkânı mahvettiler. Adam resmen iflas etti. Ben aynı duruma düşmek istemem.” dedi.

 

1955 de 6-7 Eylül gecesi yurdumuzun 4 büyük şehrinde, azınlıkta bulunan vatandaşlarımızın dükkanlarının harap edilmiş durumlarını hatırladığım için adamcağıza hiç bir şey diyemedim!                          

 

Bireyler ve toplum olarak içine düştüğümüz bu RUHSAL BOŞLUĞU, tarihte yine KURTARAN MESİH ismiyle kendi niceliğini bildiren KUTSAL RUH’dan ve KUTSAL SÖZ’den başka, KİM dolduracak ? Kendisine hep “RUHULLAH” ve “KELAMULLAH” dediğimiz MESİH İSA’dan başka, bu dünyadaki RUHSAL BOŞLUĞU KİMSE’nin DOLDURMAĞA YETERLİ olmadığını ne zaman ÖĞRENECEĞİZ ? MESİH’deki RUHSAL DEĞERLERİN neler olduğunu ne zaman AÇACAĞIZ ? Şimdi mi, yoksa mezarda mı ? Önümüzde duran AHRET SORUSU budur !!!

 

Allah’ın varlığına ister iman edelim, ister etmiyelim, biz insanlar,  yaşadığımız bu dünyada kişiyi düşündüren RUHSAL DEĞERLERİ açıkça sorgulamaktan YOKSUN BIRAKILIRSAK, bu RUHSAL BOŞLUKTAN NASIL KURTULABİLİRİZ ???

 

Saul dediğimiz, Tarsus’lu adam

 

Tarihte TARSUS’lu SAUL isminde DİNCİ bir adam vardı. Bu dinci adam, tıpkı bizler gibi, kendi dininden olmıyan insanları “Gâvur ve Kâfir” sayardı. Özellikle kendisini “KUTSAL KURBAN ve EBEDÎ KURTARICI olarak tanıtan MESİH İSA’nın SÖZܒne ve hayatta gösterdiği ÖRNEK davranış ve hizmetlere zıt ve amansız bir düşmandı. KURBAN İSA’ya iman edip O’nun verdiği KUTSAL RUH ile yürüyen insanları öldürmeyi kendisi için dinsel görev sayardı. Bu TARSUS’lu SAUL, tıpkı bugün ramızda “Hizbullah” dediğimiz dinde ve imanda bilgisiz bırakılmış soydaşlarımız gibi “Allah! Allah!” diye diye başka kulları Allah için öldürmeyi HAZ bildi. Bu dinci SAUL samîmi çabaları sırasında bir gün, MESİH İSA ismi ile Kendisi’ni KURTARICI KURBAN olarak sunan KUTSAL RUH ile, yüz yüze geldi. MESİH’in KİMLİĞİ’ni ve NİCELİĞİ’ni iyi kavradı. “İblis” veya “Şeytan” denen Kötülük Ruhu’ndan döndü.! İsmi TARSUSLU PAVLUS oldu. Kendisini GERÇEK OLAN RAB’be verdi, RAB ile yürüdü! Geri kalan günlerini ancak YARATAN KUTSAL RUH için, KUTSAL MERHAMET ve KUTSAL SEVGİ ile bu dünyada her insana hizmet eden Kutsal-Bilinçli Ebedî bir evlat olarak harcadı!. Burada anlıyoruz ki, GERÇEKLERİ BİLMEMEK,  bireyler için ve milletler için ebediyen BAŞ BELÂSIDIR !!!

 

BATI DÜNYASI’nda apaçık tanınmış olan,  fakat bizim henüz tanımadığımız bu çalışkan insan kardeşimiz, TARSUS’lu PAVLUS,  Ebedî Söz’de MESİH İSA’yı BÜTÜN DÜNYA MİLLETLERİ’ne tanıtırken: “Ve başka hiç birinde kurtuluş yoktur; çünkü gök altında adamlar arasında verilmiş başka bir isim yoktur ki, onunla kurtulabilelim.” diyerek GERÇEĞİ özetlemek zorunda kaldı. Eğer bu TARSUS’LU PAVLUS KARDEŞİMİZİN RUHSAL DEĞERLER KONUSUNDA DÜNYAYA VERDİĞİ DERSLERİ ACIKÇA İNCELEYİP ELEŞTİRMEKTEN KORKUP ÇEKİNMEZSEK, B İ R E Y L E R ve MİLLET olarak NE MUTLU BİZE ! Çünki O zaman YARATAN KUTSAL RUH’un önünde HER KONUDA AÇIK DÜŞÜNCELİ ve BİLGİLİ  AYDINLAR YOLUN’a, girdik demektir ! Bütün Yeryüzü’nde parmakla gösterilecek ÖRNEK bir MİLLET olmanın YOLU’na girdik demektir ! ATATÜRK’e LÂYIK BİR MİLLET OLMANIN YOLUN’a RESMEN KAVUŞTUK DEMEKTİR ! Yalancılık Tarlasında saklambaç oynamaktan RESMEN KURTULDUK DEMEKTİR !!!

 

Bayrak, bir milletin bağımsızlık simgesidir

 

BU KUTSAL DÜŞÜNÜŞÜN YARATACAĞI NETİCEYE siz, isterseniz tıpkı MARTİN LUTER gibi : “DİNDE GERÇEKÇİLİK REFORMU” deyin, isterseniz ATATÜRK gibi “İNKİLAP” deyin, isterseniz ÇAĞDAŞÇILAR gibi “YENİLİK” ve “DEVRİM” ve “EVRİM” deyin, MİLLET OLARAK BİZ, BU YÜCELİĞE SON DERECE  MUHTACIZ. BU KAÇINILMAZ İHTİYACI GÖRÜP UYGULAYACAK GERÇEKÇİ EĞİTİM SİSTEMİNE, GERÇEKÇİ ÖĞRENCİLERİMİZE, GERÇEKÇİ VATANDAŞLARIMIZA ve GERÇEKÇİ YÖNETİCİLERİMİZE NE MUTLU ! Çünkü ATATÜRK’ün: “MUALLİMLER ! YENİ NESİL SİZİN ESERİNİZ OLCAKTIR !” diye ÜMİT BAĞLADIĞI “GERÇEK MUALLİMLER” BUNLARDIR ! ATATÜRK’ün ÜMİT BAĞLADIĞI YENİ NESİL, ANCAK ve ANCAK GERÇEKÇİ MUALLİMLERİN ESERİ OLABİLİR ! GERÇEĞE KAVUŞMAK İÇİN, AÇIK EĞİTİM  SİSTEMİN’den BAŞKA da YOL KALMIYOR !!!

 

BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK, bu DÜNYA’yı çok SEVDİ. Bu DÜNYA için bütün GÖNLÜYLE BARIŞ istedi ve BARIŞ için YAŞADI ! Yaratan Kutsal Ruh, verdiği EBEDÎ SÖZ  İNCİL’de: “Ne mutlu barış için çalışanlara; çünkü olara Allahın evlâtları denecek.”.. “Ben size derim: Düşmanlarınızı sevin, ve size eza edenler için dua edin ki, siz göklerde olan Babanızın oğulları olasınız; zira O, güneşini kötülerin ve iyilerin üzerine doğdurur; ve salih (âdil) olanlarla olmıyanların üzerine yağmur yağdırır. Çünkü eğer sizi sevenleri severseniz, ne karşılığınız olur? (Rüşvetçi) vergi memurları da öyle yapmıyorlar mı? Ve yalnız kardeşlerinizi selamlarsanız, fazla ne yapmış olursunuz? Putperestler de öyle yapmıyorlar mı? Bundan dolayı, göklerdeki Babanız (Rab Allah) mükemmel olduğu gibi, siz de mükemmel olun.”  diye açık söylüyor. Hayatta ALLAH’ın  sözlerini aynen kendi ruhunda görmüş ve okumuş gibi yürüyen BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK,  ÖZ DÜŞMANINI bile BARIŞ İÇİN SAYDI ve SEVDİ ! Anadolu’da giriştiği Kurtuluş Savaşı’nda: “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ! İleri !” diyen Büyük Önder ATATÜRK, bütün yorgunluk içinde, kan ve ter içinde İzmir’e girdiği gün, önüne serilen düşman bayrağını görünce: “BAYRAK BİR MİLLETİN BAĞIMSIZLIK ALÂMETİDİR; DÜŞMANIN DA OLSA SAYGI GÖSTERMEK GEREKİR  dedi ve onu çiğnemedi ! KUTSAL RUH’un önünde MÜKEMMEL bir İNSAN OLARAK  SAYGI GÖSTERDİ !!!

 

Şimdi, ilk Atamız Âdem’in ve ilk Annemiz Havva’nın gününden bu yana, kendisine Kain veya Kabil dediğimiz ilk abimiz, ikinci abimiz olan kardeşi Habil’i öldürüp katil olduğu günden beri, insanı YARATAN KUTSAL  RUH’un önünde yine KUTSAL ADÂLET’le bakarsak, tarihte hangi insan soydaşımız,  hangi Türk, Kürt, Arap,Çin veya Batı’lı soydaşımız bu KUTSAL BÜYÜKLÜĞÜ gösterebilmiştir? VAHŞÎLİK, GADDARLIK, BARBARLIK ve KATİLLİK işleriyle övünen zorbaları   KURBAN İSA’daki KUTSAL RUH ile karşılaştırıp aynı sayarsak, bizde “KUTSAL ADALET”  olur mu? Geçmişte olsun, bugün olsun, Dünya Tarihi’nde hangi siyasal önder bu KUTSAL YASA’ya ATATÜRK kadar boyun eğebilmiştir ? HUN olsun, ÇİN olsun; ARAP olsun, RUS olsun; GÖKTÜRK olsun, KÜRTolsun Topal Timur olsun, Yıldırım Beyazit olsun, Hitler olsun, Başkan olsun, HANGİ SOYDAŞIMIZ tarihte bu Olgunluğu  ve bu SEVGİ’yi gösterebilmiştir ?

 

“DÜŞÜNMEDEN KOLAYCA BAYRAK TEPMEK ve  BAYRAK YAKMAK” dururken, o bayrağın temsil ettiği İNSAN SOYUMUZ’u SAYMAK ve SEVMEK gibi  ZOR ve ÇETİN İŞ’e kim girişmek ister ? Bu ÇETİN İŞ için gerekli olan RUHSAL ve Maddesel YARDIM’ı ÖNCE  RAB’den istemeyi KİM AKIL EDEBİLİR ? BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK’e BU AKLI ve SEVGİ’yi veren KUTSAL RUH’a KİM ŞÜKREDEBİLİR ? NEREDE ÖYLE ÎMAN, ÖYLE  SAYGI, ÖYLE SEVGİ ? NEREDE  ÖYLE KUTSAL ŞÜKÜR ???

 

ATATÜRK’ü  veren RAB’be karşı ve ATATÜRK’e karşı NANKÖRLÜK dururken YARATAN’ın bize verdiği ARMAĞANLAR’ı ve gösterdiği İYİLİKLER’i bir bir düşünüp anlamak gibi ZOR ve ÇETİN İŞLER’e girişmek, Şeytan için Aptallık ve Şapşallık olmaz mı ?      

 

BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK, CANI GİBİ SEVDİĞİ TÜRK MILLETİ’nin de bu DÜNYA’da PARMAKLA GÖSTERİLECEK BİR ÖRNEK- MİLLET OLMASINI, KUTSAL ve YÜCE BİR DİLEK OLARAK BİLDİ ve BİLDİRDİ !

 

Şimdi ATATÜRK EVLATLARI ve ATATÜRK NESİLLERİ olarak, ATA’nın bu KUTSAL ve YÜCE DİLEĞİ’ni,  nasıl yerine getirebiliriz, diye DÜŞÜNÜP  bu YOL’u derhal BULMAMIZ  gerekmez mi? Bütün konularda AKIL, MANTIK ve ANLAYIŞLA yürümemizi istiyen BÜYÜK  ATA,  YARATAN’ın önünde yaptığımız ruhsal ibâdetlerin de anlaşılan TÜRK dili ile yapılmasını devamlı istemektedir! Bizler insan olarak, YARATAN’ın EN DEĞERLİ ARMAĞAN OLARAK VERDİĞİ bu AKIL, MANTIK ve ANLAYIŞI  ne zaman KULLANACAĞIZ ?  Mezarda mı ???

 

YARATAN RAB’bin insana verdiği, sorgu ruhunu, ölçü ve tartı ruhunu, eleştiri ve yargı ruhunu inkâr edip atarsak: “Efendim, bizde serbest öğretim var!” diye övünüp sevinebilir miyiz ? Böylece övünürsek, bizde GERÇEK olur mu ? Her insanı ve her milleti YARGILAYAN KUTSAL RUH’un önünde düşmüş olduğumuz YALANCILAR ÇUKURUNDAN nasıl kurtulabiliriz ? YALANCILIK eğitiminden derhal vaz geçmemiz ve ANCAK GERÇEKÇİ olan AÇIK EĞİTİM’e derhal BAŞLAMAMIZ, yine KUTSAL ÂDALET’in önümüze koyduğu AÇIK ŞART değil midir ???

 

ATATÜRK’ün hep AKIL, MANTIK, İLİM ve SAĞDUYU’ya çağırdığı ve çok SEVDİĞİ  CUMHURİYET NESLİ, bütün DÜNYADA PARMAKLA GÖSTERİLECEK BİR MİLLET OLARAK nasıl YETİŞEBİLİR ? Böyle ÖRNEK bir MİLLET’i YETİŞTİRECEK EĞİTİM SİSTEMİ NEDİR? BU EĞİTİM SİSTEMİ, NE ZAMAN KANUNLAŞIP BAŞLAMALIDIR? Siyasetin çarkına girmiş olarak kendi çıkarlarını düşünmek zorunda kalan soydaşlarımızdan ve partilerden BÖYLESİNE TARAFSIZ, AÇIK EĞİTİM SİSTEMİNİ BAŞLATMAK CESARETİNİ KİM GÖSTEREBİLECEKTİR ? MİLLETÇE MUHTAÇ OLDUĞUMUZ BU ÖĞRETİM SİSTEMİNİ BAŞLATMAK GÖREVİNİ KENDİ ÜZERİNE ALMAK CESARETİNİ HANGİ KURUL GÖSTEREBİLECEKTİR ? BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK’ün KURDUĞU CUMHURİYET için en çok İSTEDİĞİ GERÇEKÇİ EĞİTİM BAKANLIĞI’nı

 

BUGÜNKÜ CUMHURİYET’in içinde HANGİ KURUL KURMAĞA HAZIRDIR? Bu soruların cevabını BİLMEMİZ gerekir ! EĞER ATATÜRK’e BÖYLESİNE BAĞLANMIŞ YETERLİ BİR KURULUMUZ yok ise, yine KUTSAL RUH’un önünde BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK’ün resimlerine baka baka oturup utanmadan, asırlarca ağlamamız gerekmez mi ???...!

 

En Seçkin Örnek

 

Yeryüzünde en etkili “EĞİTİM ARACI” olarak “GÂVURLARIN” îcat ettiği şu televizyonda, ANKARA’da TRT’nin Diyanet Saati’nde bir sunucumuz, dâvetlisi olan Diyanet Uzmanımız’a şu soruyu yöneltti: “Efendim, gençlerimiz hep merak ediyorlar: ‘Bu dünyada örnek olarak biz, kimi takip edelim’ diye soruyorlar. Gençlerimizin bu güzel sorusuna siz ne cevap verirsiniz ?” diye sorunca  Diyanet Uzmanımız, hemen cevap verdi: “Efendim, bu dünyada takip edeceğimiz tek örnek, Peygamber Efendimiz’dir.” deyip kesin hükmünü bildirdi !

 

Şimdi bu cevabı, henüz bizlerde yürürlüğe girmemiş olan AKIL, MANTIK, İLİM, SAĞDUYU veya VİCDAN dediğimiz ADALET RUHU ile düşünürsek, samîmi uzmanımızdan çıkan bu ön yargılı, bilgisiz ve adaletsiz cevap, BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK’e ve ATATÜRK’ün MİLLETİ’ne yönelmiş bir saygısızlıktan ve sapık bir düşmanlıktan başka ve NANKÖRLÜKTEN başka bir yorum bulabilir mi ? Bütün MİLLET’in ve DÜNYA’nın önünde, ATATÜRK’e karşı yapabileceğimiz bundan daha büyük bir saygısızlık, sevgisizlik ve nankörlük mevcut mudur ? Üstelik, yayın odalarında Büyük Önder ATATÜRK’ün resimleri asılı durmaktadır. Bu yayın evlerinde, YARGILAYAN KUTSAL RUH’un aynı odada sunucularla birlikte bu yayınları ve bu sözleri YARGILADIĞINI düşünürsek, ATATÜRK EVLATLARI’na bu derece sapık ve saptırıcı dersler vermemiz mümkün olur mu ? Büyük Önder ATATÜRK’ün özel gayretle kurduğu Cumhuriyet Yönetimi’nde ve çizdiği Türkiye sınırları içinde, ATA’ya karşı gösterdiğimiz bilgisizliğin ve saygısızlığın niceliğine bakınız ! Hep birlikte saydığımızı ve sevdiğimizi söylediğimiz ATA’yı saymak ve sevmek bu mudur ? Bu DERSLER, KUTSAL olan TAKDİR RUHU’ndan mı gelir, yoksa BİLGİSİZLİK ve NANKÖRLÜK ruhundan mı kaynaklanır ? YARATAN ve YARGILAYAN RAB’bin önünüde ATATÜRK EVLATLARI olarak, daha kulaklarımız böyle bir NANKÖRLÜK SÖZÜ duymadan “nâçiz vucudu”  hepimiz terketmiş olsaydık, daha iyi olmaz mıydı ???

 

BÜYÜK ATA, her beldede ve her gün Cumhuriyet Tirenleri gezdirmemize elbet lâyıktır ! Fakat BÜYÜK ATA, geçici tirenlerden daha çok, Yeni Nesil için Gerçekçi Açık Öğretim beklemektedir !!!

 

Şimdi düşünen insanlar olarak, hayatta bilgisiz yetiştirilmiş olan bu samîmi din-uzmanımızın cevabına “Yuh !” mu diyelim, yoksa “Amin !” mi çekelim ? Temiz kalbine rağmen, tümden bilgisiz bırakılmış olan Diyanet Uzmanımız’ı mı suçlıyalım, yoksa onu da bu durumlara düşüren SAPIK EĞİTİM DÜZENİMİZİ mi suçlıyalım ? Bu sapık EĞİTİM SİSTEMİ, NE ZAMAN DÜZELECEK  Bu İLKEL EĞİTİM SİSTEMİ’ni bugünkü YETKİLİ KURUMLAR DÜZELTMEK İSTEMEZLERSE, KİM DÜZELTECEK ?     Bu MİLLET daha kaç ASIR BİLGİSİZLİK, SAPIKLIK, YALANCILIK ve NANKÖRLÜK YOLUNDA ESİR TUTULACAK? GERÇEKÇİ, AÇIK EĞİTİM SİSTEMİ NE ZAMAN KURULACAK ? BUNU KİM KURACAK ? Bunları bilmek yine “HAKKA TAPAN MİLLETİN HAKKI” değil midir ???

 

BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK’ün Kurduğu Cumhuriyet’in ve bütün TÜRK KÖKENLİ ULUSLAR’ın muhtaç oldukları GERÇEKÇİ ALT YAPI, yine ancak GERÇEKÇİ AÇIK ÖĞRETİM SİSTEMİ’nin ESERİ olacaktır! Yoksa bu ALT YAPI asla bizlere nasip olmıyacaktır !!!

 

ATATÜRK’ün büyük ümit bağladığı Yeni Nesil, ikiye ayrılıp karşılıklı düşman oldukları kara günlerde çok üzüldük. O tarihlerde Genel Kurmay’da görevli bir subay olan dayıma mektupla sormuştum: Dayıcığım, okullarda ve bilhassa üniversitelerde gördüğümüz bu düşmanlık ve öldürmmeler nedir ? Durumdan üzgün olan değerlli dayım, nasıl cevap versin beğenirsiniz ?: “Malesef, bugünkü nesil, Atamız’ın gösterdiği yolu henüz bilmiyor. ‘Kurtlar ve Köpekler’ diye, hiç utanmadan ikiye ayrıldılar. Sevgi ve hürmetin ne olduğunu bilmedikleri için , boğuşarak birbirlerini öldürmeyi yücelik sanıyorlar.”

 

Bu özlü sözler, içine düştüğümüz acı gerçekleri apaçık yansıtmıyor mu ? İçinde doğup büyüdüğümüz ülkede İnsancıl Yönetim’e susamış olan aileler ve yuvalar elbette, o günlerde tahsilde olan çocukları için derin kaygılar çektiler ! Onların kaygısı bizim de kaygımız değil midir? ! Evlatları sakat kalanların, ya da evlatlarını türlü boğuşmalarda kaybeden yuvaların çektiği amansız acılar, birinci derece yanık acısından daha derin ve dayanılmaz acılar değil midir ? Yanık acısı geçer, fakat bu acılar devamlı ve kalıcıdır ! Milletin canını ve ruhunu YAKAN bu ACILARA biz nasıl bakıyoruz ? “Çekilen acılara SEBEP olan BİLGİSİZLİK ve RUHSUZLUK NEDENDİR ?” diye sormamız ve araştırmamız gerekmez mi ???

 

Şimdi, sağduyu ile düşünen insanlar olarak, SAĞ’ı mı suçlayalım, SOL’u mu suçlayalım? ATATÜRK’ün kendi canı gibi sevdiği bu öğrencilerimizden hangisini tutalım, hangisini atalım ? İkisi de BİZ değil miyiz ? Öğrenenleri mi suçlayalım ? Öğreten muallimleri mi suçlayalım ? Yoksa, hem öğrencilerimizi, hem de muallimlerimizi, Sapık Öğrenim’e sürüp zorlayan Eğitim Düzenimiz’i mi suçlayalım ? KARAR BİZİM’dir ! Fakat bilgisizliğimizi gösteren KUTSAL RUH, YARGIÇTIR !!!

 

Şimdi de hayatta bütün Türk Gençliği’ne TEK ÖRNEK olarak verdiğimiz Muhammed’in, (Sall-Allahu ve Sellem’in) Kuran’ındaki sözlerine ve yaşayış şekline beraber göz atıp düşünelim:

 

·         “Hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç, dörde kadar evlenebilirsiniz.” Sure 4 de 3.

·         “Erkekler kadınlar üzerine hakimdirler.” Sure 4 de 34.

·         “Kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya galip gelirse, biz ona büyük bir ecir vereceğiz.” Sure 4 de 74.

·         “Ey Muhammed! Allah yolunda savaş..inananları teşvik et.” Sure 4 de 84.

·         “Erkek hırsız ve kadın hırsızın..ellerini kesin. Allah Güçlü’dür, Hakim’dir.” Sure 5 de 38.

·         “Ey inananlar ! Yahudi ve hıristiyanları dost olarak benimsemeyin.” Sure 5: 51.

·         “And olsun ki, “Allah ancak Meryem oğlu Mesih’tir” diyenler kâfir oldular.” Sure 5 de 72.

·         “And olsun ki, “Allah üçten biridir” diyenler kâfir olmuştur.” Sure 5 de 73.

·         “Allah’ın sözlerini değiştirebilecek yoktur.” Sure 6 da 34.

·         “Ey Muhammed! Sana ganimetlere dair soru sorarlar, de ki: “Ganimetler Allah’ın ve Peygamberindir.” Sure 8 de 1.

·         “Ey Peygamber ! Mü’minleri (inananları) savaş için coştur.” Sure 8 de 65.

·         “Elde ettiğiniz ganimetleri temiz ve helal olarak yeyin.” Sure 8 de fetva 69.

·         “Hürmetli aylar çıkınca, puta tapanları bulduğunuz yerde öldürün.” Sure 9 da 5.

·         “Onlarla savaşın ki Allah sizin elinizle onları azaplandırsın, rezil etsin ve sizi üstün getirsin de mü’minlerin gönüllerini ferahlandırsın, kalblerindeki öfkeyi gidersin.”Sure 9 da 14-15.

·         “İsteyen, istemeyen, hepiniz savaşa çıkın. Allah yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edin. Bilirsiniz bu sizin için hayırlıdır.” Sure 9 da 41.

·         “Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen mü’minlerin canlarını ve

·         mallarını..cennete karşılık satın almıştır. Verdiği sözü Allah’tan daha çok tutan kim vardır?Sure 9 da 111.

·         “Dünya hayatını ve güzelliklerini isteyenlere..işte âhirette onlara ateşten başka bir şey yoktur. İşledikleri şeyler orada boşa gitmiştir.” Sure 11 de 15 ve 16.

·         “Mü’min (inanan) kadınlara da söyle:..Süslerini..açmasınlar Başörtülerini (peçeyi) yakalarının üzerine salsınlar.” Sure 24 fetva 31.

·         “Şairlere ancak azgınlar uyar.” Sure 26 da 224.

·         “Ey Peygamber ! Mehirlerini verdiğin kadınları,  Allah’ın sana ganimet olarak verdiği câriyeleri , amca-hala-dayı-teyze kızlarını almanı helal kılmışızdır.” Sure 33 de 50.

·         “Savaşta inkâr edenlerle karşılaştığınızda boyunlarını vurun.” Sure 47 de fetva 4.

·         “Ey Muhammed ! Bil ki, Allah’tan başka tanrı yoktur; k e n d i n i n..günahlarının bağışlanmasını dile.” Sure 47 de 19.

·         “Ey Muhammed !..Allah böylece senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar.” Sure 48 de 2.

·         “Allah size, ele geçireceğiniz bol bol ganîmetler vâdetmiştir.” Sure 48 de 20.

·         “Allah’ın yasasında değişme bulamazsın.” Sure 48 de 23.

·         “İnananlar, ancak Allah’a ve peygamberine inanmış, sonra şüpheye düşmemiş; Allah uğrunda mallarıyla, canlarıyla cihad etmiş olanlardır. İşte onlar doğru olanlardır.” Sure 49 da 15.

·         “Doğrusu bu kitâb, sâdece arınmış olanların dokunabileceği..Kur’an-ı Kerim’dir.” Sure 56 da yargı 77.

·         “Doğrusu, Allah’a karşı gelmekten sakınanlara kurtuluş, bahçeler, bağlar, göğüsleri tomurcuklanmış (cin ve insan eli değmemiş) yaşıt kızlar ve dolu kadehler vardır.” Sure 78 de 31 ve 34.

 

Dünyayı ve insanı yaratan ve seven KUTSAL RUH’un önünde şimdi biz, bu surelere ve emredilen yaşayış tarzına ne diyelim ? Hep bir ağızdan “Âmin !” mi çekelim, yoksa yarattığı her insandan SEVGİ, MERHAMET ve BAĞIŞ bekleyen RAB ALLAH’ın önünde utanıp yerin dibine mi geçelim ? Yaratan Rab, her zaman olduğu gibi burada seçim için kararı ve sorumluluğu yine bize bırakıyor. İyiyi ve kötüyü, hayatı ve ölümü, sevgiyi ve lâneti önümüze koyan KUTSAL RUH, Ebedî Söz’de bizi uyarıp “ İYİYİ ve HAYATI SEǔ diye bize yön ve yöntem gösteriyor !!!

 

 “Yalancı peygamberlerden sakının; onlar size koyun esvabında gelirler, fakat iç yüzden kapıcı kurtlardır. Onları meyvalarından tanıyacaksınız. İnsanlar dikenlerden üzüm, yahut deve dikenlerinden incir toplarlar mı ?” diyerek her insanı uyaran KUTSAL RUH, Ebedî Söz İNCİL’de seçim kararını hep biz insanlara bırakıyor !!!

 

Şimdi, “İki Cihan Peygamberi”dediğimiz “Vesellem’in” Kuran’daki sözleri ve emirleriyle kime gidelim? “İYİLİK, HAYAT ve SEVGİ isteyen EBEDÎ RAB’be mi, yoksa Âdem’in çocuklarını kötülüğe kışkırtan Kötülük Ruhu’na mı ? Her insanı tek tek YARATAN ve YARGILAYAN KUTSAL RUH’un önünde bu KARAR, her kulun kendi vicdanında vereceği en önemli RUHSAL KARARDIR !!!

 

Yaratan ve Yargılayan Rab’bin insana verdiği ruh ve anlayış ile karar vermemiz isteniyor !!! Vereceğimiz karardan doğacak sorumluluk yükünü de peygamber veya “Erişmiş” dediğimiz Vesellemler’e yükleyip RAB’den kaçmak mümkün olmuyor. O kişiler zaten Kutsal Ruh’un önünde KENDİ GÜNAHLARI ile, kendi sapık işleri, adaletsiz ve vahşî yaşayışları ile yüzyüze ve YARGILI durumdalar !

 

Kutsal Adâlet, Kutsal Sevgi ve Kutsal Merhamet isteyen Yaratıcı Kutsal Ruh’un huzuruna böyle gaddar söz ve yaşayışlarla giremiyeceğimize göre, kime gidelim ? Rab’bin sosyal ve siyasal bereket olarak Türk Milleti’ne verdiği Büyük Önder Atatürk’e mi gidelim, yoksa Türk Milleti’ne en acı gününde Atatürk’ü Armağan olarak veren MERHAMETLİ  KUTSAL RUH’a mı sığınıp AF DİLEYELİM ?

 

Yaratan’ın verdiği mantık, akıl ve adalet ruhunu her zaman seven ve kullanan ATATÜRK’ü acaba böyle adâletsiz ve gaddar olan dinci  fetvalarla aldatmak ve avutmak mümkün müdür ? “Evet” dersek, KUTSAL RUH’un önünde “YALANCILAR” olarak ebediyen düşük kalmaz mıyız ?

 

“Türk ! Öğün, Çalış, Güven.” diyen Atatürk, kendisinde bulunan tüm üstün özellikleri, canı gibi sevdiği millete mal etmek istedi. Kendisi her zaman çalıştı, haklı olarak övündü ve insana değer verdiği için, insana güvendi ! Kendilerini “Din Uzmanı” olarak tanıtan kişilere de inandı ve güvendi. Fakat onlar, Atatürk’ün Kuran’ı apaçık anlamasını istemediler. Arab’ın adaletsizliğini ATATÜRK’deki AKIL ve  MANTIĞA açmaktan çekindiler. Kuran’ı Arap sesiyle gizlemeyi becerdiler.

 

“Efendim, bizim dinimiz en son olduğu için en iyisidir..” dediler. Tartıp ölçmeden karar verdiler. “Türk’dür” “Uzmandır” ve “İinsandır” diye ATATÜRK onlara inanıp GÜVENDİ, fakat onlar, aldattılar ! “Bu dinin, Âdem oğullarına yönelik adaletsizlik, kötülük, gaddarlık ve ölüm  fetvalarını” Arap sesine sarıp Atatürk’den sakladılar. Her alanda “Yenilik” getirmekle meşgul olan ATA’ya hizmet etmediler. Dünya Dinleri Konusu’nda bir TETKİK yapmadıklarını  ve bilgisiz olduklarını bildikleri halde, bu tetkike girişmekten kaçtılar. Âdil ve Açık Yürekli ATA’ya yine açık ve âdil bir yürekle dönüp: “Efendim bu din konusunda bize hiç olmazsa 5-6 ay müsade edin. Dünya Dinleri’nin Kitapları arasında karşılaştırmalı bir eleştiride bulunalım ve bulduğumuz neticeleri size bildirelim.” demediler. “Din Uzmanı”diye kendilerine verilen sorumluluğun gereğini yapmadılar. Bugün de yapmıyoruz.Yaratan KUTSAL RUH’un EBEDÎ SÖZܒnü bilmedikleri için ATATÜRK’e “YALAN” söylediler. Bugün de aynı yalanları okullarda ve bütün milletimizin önünde BASINDA, RADYODA ve TELEVİZYONLARDA başarı ile sürdürmekteyiz ! Bu yalanları bize öğretene de öğrettirene de “HEM YUH ” demek gerekmez mi ???

 

Kutsal Ruh’un önünde sürdürmekte olduğumuz bu bilgisizlik ve yalancılık, bireyler olarak ve MİLLET olarak hayatta başımıza gelen EN BÜYÜK BEL’dır. Bu bilgisizlik, bu ADALETSİZLİK, bu yalancılık, yalnız bizim için değil, bütün DÜNYA MİLLETLERİ için ebediyen BAŞ BELASI’dır ! Bu RUHSAL BİLGİSİZLİK bugün ATATÜRK TÜRKİYESİ’nin , ORTADOĞU ve UZAKDOĞU’daki milletlerin başına ne derece belâ ise, yarın da AVRUPA’nın ve AMERİKA’nın başına ve böylece de bütün DÜNYA’nın başına BEL olarak kalacaktır ! Günümüzde ATATÜRK MİLLETİ’nin başını yakan JİHAD’cılar, HAMMAZ’lar, HİZBULLAH’çılar ve “HAZ BİLLAH’çılar, yarın da DÜNYA MİLLETLERİ’ndeki insanların canlarını yakacaktır ! Çünki bu Yakıcı ve Yıkıcı soydaşlarımızı ALLAH’ın önünde BİLGİSİZ  yetiştirdiğimiz kadar da yürekte SAMÎMİ yetiştirdik! Neticede görüyoruz ki, insan ne kadar samîmi olursa olsun, BİLGİSİZLİK ve KİBİR,  İNSAN İÇİN EN BÜYÜK BAŞ BELÂSIDIR! Demek  ki, içinde yaşadığımız bu KÜÇÜK DÜNYA, bu İNSAN KÖYÜ,  GERÇEKLERİ SAKLAMADAN  APAÇIK,  BÜTÜN İNSANLARA ÖĞRETEN ve onları BİLGİSİZLİKTEN KURTARAN AÇIK EĞİTİM SİSTEMİNE, ÂDİL  YÖNETİCİLER’e, MERHAMETLİ ÖNDERLERE  MUHTAÇTIR  !!!

 

Batı’da üniversitede “Teoloji” dediğimiz Tanrı Bilim dalına giren bir öğrenci Dünya Dinleri’ni araştırıp eleştirmeden İncil konusunda kafadan hüküm yürütemez ! Batı’da “Bible College” dedikleri herhangi bir İncil Üniversitesi’ndeki öğrenci, dünya dinleri içinde hiç olmazsa, Budizm , Hinduizm,  Muhammedizm, Marksizm ve Kominizm gibi din ve inançlarda iddiası olan kitapları özetlemeden sınıf geçemez ! Bu kitapları akıl, mantık ve sağduyu ile tartıp ölçmeden Kutsal Ruh ve İncil  konusunda hüküm yürütemez ! Matematik, Fizik, Kimya, Cağrafya, Tabiat Bilgisi gibi Doğal İlimler’de Yüksek öğretim görmeden  de İNCİL ÜNİVERSİTE’sine GİREMEZ ! Tarih, Sosyoloji, Psikoloji gibi bireysel ve toplumsal insan yaşayışları konusunda Yüksek Öğrenim sahibi olmadan İNCİL ÜNİVERSİTE’sini tamamlamak akla gelmez ! Maddesel Dünya’yı ve Büyük önemini kavradıktan sonra Ruhsal Dünya’nın niceliğini ve Yüce önemini görmeden, BOŞ KAFA ile ve BOMBOŞ RUH ile İNCİL ÜNİVERSİTESİ’ni bitiremez ! “Tanrı Bilim” dalından mezun olmuş ve bulunduğu toplumda “RUHSAL ÖNDERLİK” görevini yüklenmiş olan insan, KUTSAL RUH’un huzurunda öğrenim  ve ibadet için toplanan insanların önünde “Her Türlü DERDE DERMAN” durumunda çok ağır bir görev yüklenmiş olur! Hayatta her daldan insan gelip bu “Ruhsal Önder”den akıl danışmak ister. Temizlik işi yapanlar, parlemento üyeleri, dişçiler, öğrenciler, üzgün avukatlar, pişmanlık duyan hırsızlar, katiller, ANNELER, BÜYÜK ANNELER, BABALAR, BÜYÜK BABALAR, yeni evliler, boşanmış olanlar, ruh hastalıklarına derman arayanlar, aşırı ZENGİNLER, en düşkün FAKİRLER, Rus kökenli olsun, Türk, Kürt, Çin, Arap olsun, HER İNSAN ve HEPSİ, “RUHSAL ÖNDERLİK GÖREVİNİ YÜKLENMİŞ OLAN GÖREVLİNİN ÖNÜNDE” Âdem ve Havva Çocukları’nı ÖĞRETİP  YAŞATACAK  RUHSAL KAYNAĞI ARAYIP BULMAK ZORUNDALAR! Bu GÖREV, TANRISAL GÖREVDİR! Bu İŞ, Medine’de Şeytan taşlamağa benzemez! Şimdi “Gâvur” dediğimiz bu Batı’lı insanlarda gördüğümüz bu açık öğretim sistemi nedir ? Bizdeki Eğitim Düzeni gibi öğrencilerimizi boş dağarcıklar ve balonlar gibi şişiren yalancı bir sistem mi, yoksa ÂDİL ÖĞRENİME değer veren GERÇEKÇİ AÇIK ÖĞRETİM mi ?

 

İnsanlara Kutsal Sevgi ile Hizmet eden İSA MESİH’de, bir milliyetçilik kibiri de görmüyoruz. İnsanlarla konuşurken: “Ben, İbrahim soyundan geldim ve ancak İbrahim’in, İshak’ın ve Yâkup dediğimiz İsrail’in dilinde konuşurum.” demedi. “Beni anlamak isteyen kul, İbrânice öğrensin.” diye kibirlenmedi. O günkü dünyanın yaygın dili Yunanca olduğu için, Kendisi de Yunanca öğrenip konuştu. “RAB’den MÜJDE” demek olan İNCİL’i yazmak işini öğrencilerine verdi. MESİH’in öğrencileri de: “Biz, İsrail evlatlarıyız, ancak İbrânice konuşur ve Ibrânice yazarız.” diyen “Kibir-Atı’na” binmediler. Halkın anladığı dilde konuştular ve İNCİL’i bütün dünya için “Yunanca” yazdılar. Biz bugün millet olarak kibirde yürüdüğümüz için “Dünya Dili İngilizce’den” de habersizmişiz gibi yaşıyoruz. Ana dililimiz olan Türkçe’nin yanında dünya dili olan İngilizce’yi de öğrenmek ve çocuklarımıza öğretmek zorunda olduğumuzu henüz anlamak istemiyoruz. En önemli öğretim aracı olan şu “gavur îcâdı” televizyonu, dil öğretiminde kullanmazsak, ne kullanacağız ? Yeni doğan çocuklarımızın öğrenecekleri “Dünya Dillerini”, “Hayat Dillerini” onlara duyurmazsak, biz nasıl dil öğreteceğiz ? Çocuklarımız büyüyüp dile karşı ODUN gibi KURUDUKLARI zaman mı dil öğreteceğiz ? Yaşadığımız bu gerçekçi dünyada “YABANCI” dediğimiz dillerin önemini ne zaman kavrayıp İDRAK edeceğiz ? Ana okullarında ve bütün ilkokullarımızda bu yabancı dillerin öğretimine ne zaman başlıyacağız ? ÜÇÜNCÜ DÜNYA HARBİ’nden SONRA mı ? Biz, millet olarak DİLSİZ  KÜTÜKLER gibi nereye yuvarlanmaktayız ???...

 

Bu noktada, daha ortaokuldayken tanıdığım çok değerli ve sevgili bir Türkçe Öğretmenimiz’in şu sözlerini hatırlamadan geçemiyorum: “Biz, bilgisilik kibiriyle büyümüş ve yoğrulmuş bir milletiz ! Mezara girerken bile kuyruğumuz dik gider !” Şimdi  bu acı ve gerçekçi bildiriye, biz ne diyelim ???

 

BATI’daki AÇIK RUHSAL ÖĞRETİM’in bizdeki Ruhsal Yalancılık Düzeni’ne benzeyen bir yönü var mıdır ? Bu  noktada Milletleri Yargılayan KUTSAL RUH’un önünde utanarak Yalancılık Yolu’ndan dönmemiz gerekmez mi ? ÖĞRENCİLERİMİZİ niçin AÇIK ELEŞTİRİ ve YAGILARINDAN yasaklıyoruz? GERÇEKLERİ, çocuklarımızdan ve öğrencilerimizden gizlemeyi  hedef tutan bu tür eğitimlere “Açık Öğretim”demekten niçin utanmıyoruz ? RAB’bin verdiği aklı ne zaman kullanacağız ???

 

Bireyler ve toplum olarak içine düştüğümüz bu RUHSAL BOŞLUK’dan her birimizi KURTARMAĞA ve ruhumuzu KUTSAL DEĞERLERLE doldurmağa yeterli olan YARATICI KUTSAL RUH’un YARATICI KUTSAL SÖZܒnü NE ZAMAN TETKİK EDİP ÖĞRENECEĞİZ ???

 

EVREN’i YARATAN KUTSAL RUH, yeryüzünde KİLİSE dediğimiz, inançlı guruplar seçti. KUTSAL RUH, bu îmanlı gurupların her birine İNCİL’de ÖZEL DERSLER verdi. Seçilen bu 7 Kilise’nin her biri Küçük Asya dediğimiz bugünkü Anadolu’da, Türkiye’de bulunmaktadır. Batı’dan milyonlarca insan gelip bu yerleri ziyaret etmekteler. Onların getirdikleri paralarla hepimiz sevinmekteyiz, ama hiç birimiz merak edip de: “RAB ALLAH’ın bu 7 imanlı guruba vermiş olduğu ÖZEL DERSLERİ okumuyoruz. Bu derslerin her türlü para ve pırlantalardan çok daha değerli olduğunu bilemiyoruz. Çünkü İNCİL’den ürküp kaçan bir milletiz ! Bundan daha acı bir BİLGİSİZLİK olur mu ???

 

Kendimizi suçluluktan kurtarmak için de: “Efendim, bilmemek ayıp değil” deyip kendimizi avutuyoruz. Çünki, “Gerçeği bilmemek ayıptır ve öğrenmemek çok daha ayıptır !” diyen KUTSAL ADALET RUHU’nun bize yönelik duran sesini ve SÖZܒnü dinlemiyoruz !

 

“Şek ve şüphe götürmez” diye önerdiğimiz fetvaları ve Arap kültürünü elimizde bir kırbaç gibi başkalarına vurmak için savurduğumuz zaman, bu kırbaç bütün amansız gücüyle kendi boynumuza dolanıp yine bize vurmaktadır! Öğüt olarak verdiğimiz bu “fetvalar” kendimize lânet olarak geri gelmekteler ! Rab önünde “el için kuyu kazmağa” çalışırken, kazdığımız kuyulara önce kendimiz düşmekteyiz ! Sağduyu dediğimiz kutsal adalet ruhu ile düşünmezsek, bu gerçekleri de görmemiz mümkün olmuyor ! Yaratan Ebedî Söz’ü reddettiğimiz için, BİLGİSİZLİK ve DİN YARIŞINDA Araplar’dan asla geri kalmayız. Milleti’mize bereket olarak verilen Büyük Önder Atatürk’ü ÖRNEK olarak gördüğümüz halde “eski adalatsizlik, eski mantıksızlık, eski akılsızlık ve eski bilgisizlik” yollarında diretmekteyiz ! Çünkü “En Üstündür” diye önerip öğrettiğimiz “Bilgisizlik Ruhu” bizleri devamlı teşvik eden “kara güçtür” ! Bu güç, insandakı sağduyu ve bedeni yok etmek hedefiyle yürüyen kötülük ve yıkım ruhudur. Candan ve gönülden isteyip öğrettiğimiz bu fetvalar, birgün “Allah için Öldür ve Öl” diyen “Cihad” ismiyle, “Allah’ın Partisi Hizbullah” ismiyle dirilip önümüze çıkınca da tıpkı “sarhoş olmuş şaşkınlar” gibi hayret ediyoruz ! Siyasal toplantılarda ve “bütün din okullarının açılış törenlerinde” elimize tutuşturulan Kuran’ın içinde neler olduğunu ve neler öğrettiğini bilmediğimiz halde, siyasal çıkarlarımız yüzünden tekrar tekrar öperek başamızın üstüne koymaktan zevk almaktayız ! O halde, Kuran “Hizbullah” olarak dirilip önümüze çıkınca, FETVALAR ve  SURELER aynen tatbik edilince, gösterdiğimiz bu şaşkınlıklar nedendir ? Kendi suçlarımızı görmekten bu derece âciz isek, “Kuran ve Allah Uğruna Cenk Etmeleri İçin Canla Başla Yetiştirdiğimiz CİHAD FEDAİLERİ’ni, HAMMAZLAR’ı ve DİNCİLKTE SAMÎMİ HİZBULLAHLAR’ımızı NE HAK’la suçlayabiliriz ? Yanlışı öğreten ve teşvik eden EĞİTİM BAKANLIĞIMIZ’ın Eğitim Düzeni mi suçludur, yoksa derin bir ruhsal samîmiyetle öğrenen evlatlarımız mı suçludur ???

 

Ne gariptir, SEÇİLMİŞ YÖNETİCİLER olarak yine tüm  SORUMLUK bize düşüyor! Bu SORUMLULUK  MAKAMLARINDA böylesine yanılmak ne ACIDIR ! Şimdi: “Yuh BİZE ! HEPİMİZE hem Yuh !” mu diyelim; yoksa: “Maşallah Bize !” mi diyelim ???

 

Seçilmiş Yöneticiler olarak konuşurken: “ Bu vahşetin suçlularını bulacağız ! Bu vahşiliğin kökünü kazıyacağız !” diye bağıran öfkeyle MİLLET’in önünde söz veriyoruz. Şimdi biz, kime kızıyoruz ? Kimin kökünü kazıyoruz ? Yaldızlı harflerle Kuran’da sakladığımız bu “Zehirli ve Öldürücü FETVALARI” birer birer hepimizin kalbine yazmıyor muyuz ? Ruhumuzda yer etmesi için devamlı uğraşmıyor muyuz ? Büyük Önder Atatürk’ü bir kenara itip VESELLEMLER’i TEK ÖRNEK olarak göstermiyor muyuz ? “En Üstün ve ÇAĞDAŞ” diye ruhumuza yerleştirilen zehirleri görmezsek, o “Zehirli Yol’dan” ayrılıp  “BİLGİ YOLU”na dönmek istemezsek, bilgisizce yanlış yolda yetiştirdiğimiz evlâtlarımızı suçlamak ve bu SAPIK GİDİŞİ durdurmak mümkün olur mu ???

 

Bakın, sivil liseyi iftiharla başarmış ve İlâhiyat Fakültemiz’i yeni bitirmiş, genç bir imam soydaşımız ne diyor: “Efendim, biz çok acınacak durumdayız: İslâmiyet’i Kur’an’da buyrulduğu gibi öğretmekten ayrılmışız. Düşünün bir kere: İlâhiyat Fakültesi’nde öğretim üyesi olarak bize derse gelen kadın öğretmen, daha saçını ve yüzünü örtmeden sınıfa giriyor! Kur’an-ı Kerim’e aykırı ve zıt olan bu davranış, Hazret-i Muhammed Sallallah-u Vesellem’in önünde resmen ikiyüzlülük değil midir ? İffetini korumak istemiyen, îmansız bir kadına biz öğrenciler, niçin ‘Hocam’ demek zorunda kalıyoruz ? Îmansız ve ikiyüzlü bir kadına, köprüden geçinciye kadar, niçin ‘Dayı’ demek zorunda bırakılıyoruz ?”

 

Yalanlarla doldurmak istediğimiz bu samîmi öğrencimize ne cevap verelim? İşe bakın: “Orta öğretim zorunlu olursa, öğrencilerimiz bilgide yükselmiş olurlar ve gidecekleri din okullarında sapıtmazlar” sanıp yol aramaktayız. Liseyi iftiharla bitiren bu imam kardeşimizin durumunu açık ve âdil olarak düşünürsek, bizim ümit bağladığımız yol, önümüzde çökmüyor mu ? Açık ve âdil olarak düşünürsek, biz öğrencilerimizi tıpkı kendimiz gibi, bilgisiz  ve ikiyüzlü olmağa zorlamıyor muyuz ? Liseyi bitirdikten sonra, ‘İlâhiyat Fakültesi’ dediğimiz daldan başarı ile uçan, bu genç, samîmi imam soydaşımız, ruhunda bağlandığı Kuran’ın Fetvalarını ve Şartlarını aramakta HAKLI değil midir ? Bizler bu genç soydaşımıza Arap yollarını önermiş ve Muhammed Mustafa’yı hayatta “TEK ÖRNEK” olarak göstermiş değil miyiz ? Kutsal Hakikat Ruhu’nun önünde SUÇLU OLAN kimdir ? Bizim yürüttüğümüz Öğretim Düzeni mi, yoksa o düzene zorladığımız samîmi öğrenci kardeşlerimiz mi ? Yöneticiler olarak bizler, kimi kandırııyoruz ? İnsandan AÇIK HAKÎKAT isteyen KUTSAL RUHU mu, vatandaştan sağduyu isteyen ATA’yı mı, yoksa kibirli, bilgisiz ve BOŞ bıraktığımız  KAFAMIZI mı suçluyoruz ???

 

Bakınız, Gerçek Rab Bilgisi’nden uzak olunca, ne denli şaşmaktayız ! Mesih Ruhu’nu bilmeyince de “TAKDİR ETMEK” ruhundan yoksun kalıyoruz ve Büyük Önder Atatürk’ün Gerçek Değeri’ni bir türlü kavrıyamıyoruz. Bütün kalbiyle ve ruhuyla hayatta bizden “YOL” soran sevgili, genç kardeşlerimize ve hayatta “ÖRNEK” arayan değerli öğrencilerimize Büyük Önder ATATÜRK’ü örnek gösteremiyoruz ! BİLGİSİZ bırakıldığımız için çok düşük, çok acınacak ve “YUH” denecek durumlardayız ? Bu acınacak halimizi göremediğimiz için de, yarattığımız SAMÎMİ VAHŞET’in içinde gömülü kalmak zorundayız ! “Çağdaş! Çağdaş!” diyoruz, fakat öğrencilerimizi, soydaşlarımızı, insanlığa ve “KUTSAL SEVGİ”ye zıt olan “VAHŞİLİK ve KÖTÜLÜK” ruhuna BİLMEDEN zorlayıp yürütmekteyiz. Tabi,  siyasal-çarkta yöneticiler olarak dönerken de “Yüce Dinimiz’i teröre âlet ediyorlar” diye süslü laflar söyleyince, ruhsal kötülüklerle yoğurduğumuz samîmi öğrencilerin, hemen döneceklerin sanmaktayız !!!

 

İşte, “YALANCI” olduğumuz “KÖR ve KÖTÜRÜM” kaldığımız NOKTA budur ! Bu durumda hakikati görünce, kafasını hemen kuma sokan deve kuşlarına benzemiyor muyuz ? İster “TERÖR” diyelim, ister “VAHŞİLİK ve İRTİCA” diyelim, ama SUÇUN HANGİ SORUMLU MAKAMDA YATMAKTA OLDUĞUNU LÜTFEN KABUL EDELİM ! Yoksa bu gidişten asla kurtuluş yoktur ! ATATÜRK’deki  Gerçekçilik Ruhu’nu bir kenara itip bu Samîmi Vahşet Yolu’ndaki bilgisizlik içinde yürürken Mumcular ve Kavaklılar gibi soydaşlarımızla birlikte, düşünen niceYıldız ve Güneşler’in, İkinci Atatürkler’in birer birer batırıldığını görünce, suçu hep başkalarında arayan sarhoşlara ve şaşkınlara benzemiyelim ! “GERÇEKÇİ AÇIK ÖĞRETİM’i” LÜTFEN KURALIM ! Çünki başka yolda kurtuluş yoktur !!!

 

Değişmez Eğitim Bakanımız,  ATATÜRK

 

Bakın, bütün Türk Tarihi’nde, Gerçekçi Eğitim Bakanlığı’na Yakışan Tek Türk Olan, Büyük Önder ATATÜRK ne diyor:

 

“Genç kuşağın kafasını yormadan, onun her şeyi almaya ve kavramaya müsait zihni GERÇEK İZLERİYLE BEZENMELİDİR.”

 

Evet, Ebedî Eğitim Bakanımız ATATÜRK devam ediyor: “Mektep genç beyinlere, insanlığa HÜRMETİ, millet ve memlekete SEVGİYİ, ŞEREFİ, BAĞIMSIZLIĞI ÖĞRETİR.”

 

“Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak muallimlerdir. Muallimden, eğiticiden mahrum bir millet henüz millet adını almak istidadını (özelliğini) kazanmamıştır. Ona alelâde bir kütle denir, millet denemez. Bir kütle millet olabilmek için mutlaka eğiticilere,

muallimlere muhtaçtır

 

Ne gariptir: Büyük ATA, millet olabilmek için, “İkiyüzlü Eğitim Sistemi” istemiyor ! “Yalancı Muallimler” de istemiyor, gerçekçi muallimler istiyor  ve BEKLİYOR ! Genç zihinlerin yalanlarla doldurulmasını değil, gerçeklerle bezenmesini istiyor ! İnsan olarak, bu çağrıyı duyabiliyor muyuz ?Yoksa ebediyen KÖR ve SAĞIR  mıyız ???

 

Büyük Önder ATATÜRK’ün çizdiği  Türkiye Sınırları içinde bile ayırım yaptık. “Burası Şark’dır, Uzak Mahrûmiyet Bölgesi’dir, Mecbûrî Hizmet Yöresi’dir” dedik, kendi yurdumuzun öz parçasını ihmal etmekten ve bakımsız bırakmaktan utanmadık ! O bölgelerde yarattığımız adaletsizliği gören samîmi vatandaşlarımız, bu işe baş kaldırıp yönetimi rahatsız edince de suçu hemen onlarda bulmayı çıkar yol bildik ! Ama bakın, Büyük ATA bize ne diyor :

 

“Biz, memleket halkı fertlerinin ve muhtelif sınıf mensuplarının birbirlerine yardımlarını, aynı kıymet ve mahiyette görürüz; hepsinin menfaatlerini aynı derecede ve aynı eşitseverlik hissiyle temine çalışmak isteriz. Bu tarz, milletin umûmî  refahı, devletin bünyesinin kuvvetlenmesi için daha uygun olduğu kanaatindeyiz

 

Ata’da gördüğümüz bu düşünce ve prensip, vatanı ve halkı, “bakımlı ve bakımsız bölge” olarak ayırıp parçallayabilir mi ? Kitle-rahatsızlıklarına neden olabilir mi ? Büyük Önder ATATÜRK’deki VİCDAN ve ADÂLET RUHU’ndan doğan Merhamet Hizmetleri, TERÖR dediğimiz İSYANA lüzum bırakır mı ? Değer bilen Âdem Oğulları arasında, ATATÜRK’deki VİCDAN ve EŞİTLİK SEVGİSİNE dirsek çevirmeyi ve el kaldırmayı, kim ister ? ATA’daki nicelikleri öğrensek ve öğretsek, nankörlük etmeyi kim düşünebilir ???

 

“Şeytan veya İblis” dediğimiz Kötülük Ruhu’na boyun eğerek, vahşilik yolunda insanları birbirine kışkırtan “DİNCİ FETVALAR” için bakın, Büyük Önder ATATÜRK ne diyor:

 

“İnsanları mesut edeceğim diye onları birbirine boğazlatmak, insanlıktan uzak ve son derece üzünülecek bir sistemdir. İnsanları mesut edecek yegâne vasıta, onları birbirlerine yaklaştırarak, onlara birbirlerini sevdirerek, karşılıklı maddî ve manevî ihtiyaçlarını temine yarayan hareket ve enerjidir. Dünya barışı içinde insanlığın gerçek mutluluğu , ancak bu yüksek ideal yolcularının çoğalması ve muvaffak olmasiyle mümkün olacaktır.”

 

Şimdi, Bilgisizlik ve Gaddarlık Fetvalarını “Din ve Îman” ismiyle örtüp sakladıktan sonra, KUTSAL RUH’un önünde, Sağduyu Sahibi ATATÜRK’e sunmak ve onları ATATÜRK’e yutturmak mümkün müdür ? “DİN” diye gaddarlık yolunda gidersek: “Eğer bir adam: Allahı seviyorum der, insan kardeşinden nefret ederse, yalancıdır; çünkü görmüş olduğu insan kardeşini sevmiyen, görmemiş olduğu Allahı sevemez.” diye her insanı ve her milleti apaçık yargılayan Kutsal Söz  İNCİL’in önünde ne diyebiliriz ? Ebedî Söz İncil’i bilmek istemezsek, bu dünyada beraber yaşadığımız ve İNCİL’e îman eden bireyleri ve milletleri anlamamız mümkün        olur mu ? İNCİL’i bilmezsek, İNCİL’e zıt ve sapık yollarda yürüyen ve: “Yine de Hıristiyan’ım”diyen yalancıları tartıp ölçebilir miyiz ?  İNCİL’deki KURBAN İSA’yı bilmek istemezsek, “İSA’cıyım” diyen insanları ve milletleri, bilerek tenkit etmememiz ve kusurlarını onlara apaçık göstermemiz mümkün olur mu ? “Halep ordaysa arşın burdadır” diye güzel söz ederiz, ama ARŞIN’ın ne olduğunu bilmek istemeyiz!!!  

 

Martin Lüter ismindeki düşünceli insan, Papa’nın önünde eğitim görürken, GERÇEK İNCİL’in ne dediğini merak etmeseydi ve Latince öğrenip İNCİL’i anlamasaydı, Papa’nın yanılmış olduğunu, 95 madde olarak yazıp, yine Papa’nın kapısına çakabilir miydi ? Papa, gerçekten İNCİL’e uyan birisi olsaydı, Martin Lüter’i öldürmek için aratır mıydı ? Papalık makamı, İNCİL’i anlaşılmaz Lâtin diline sokup gizlemeden halka apaçık gösterseydi, insanları istediği gibi sapık yollarda kullanıp, tarihte “Haçlı Seferleri” denen gaddarlık, kâtillik, vahşilik, îmansızlık, Mesih’sizlik yollarına sürebilir miydi ? Martin Lüter, INCİL’in Ebedî değerini keşfetmeseydi, oturup INCİL’i kendi dili olan Almanca’ya çevirmek yüküne girişir miydi ? Büyük İnsan Lüter’in milleti olan Alman halkı, İNCİL’i öğrenip değer vermiş olsaydı, insan kasaplığı yapan sapık bir Hitler’e, hizmet edebilir miydi ???

 

Şimdi bizler, bireyler ve milletler olarak İNCİL’i bilmek istemezsek, Din Ktaplarından ürkersek, “Budist, Hindu, Katolik, Ortadoks, Protestan, Sünnî veya Şii”  diye önümüze çıkan birey ve milletlerin kimliğini anlayıp yargılamamız mümkün olur mu ? Bugün İrlanda’da, Büyük İnsan Martin Lüter gibi “Protestan” olduklarını söyledikleri halde, tıpkı suçladıkları Katolikler gibi bilgisizlikten ve gaddarlıktan asla ayrılmak istemeyen insanları bilerek tartmak mümkün müdür ? Bu Dünya’da İNCİL’i ve İNCİL’deki MESİH İSA’yı bilmezsek ve bilmek istemezsek, Yugoslavya’da “Hırsitiyan’ım” dediği halde zavallı insanları öldüren ve öldürmek için “Fetva” veren yöneticilerin İNCİL’deki İSA’ya ebedî düşman olduklarını bilmemiz ve bildirmemiz mümkün olabilir mi ? Bizler, ATATÜRK’ün kurduğu hangi “GERÇEKÇİ  MEKTEPLER’de” ve hangi “GERÇEKÇİ  FAKÜLTELER’de” geziyoruz ? EBEDÎ SÖZ İNCİL’i açıp O’nu bilmekten ürküp kaçarsak, sayısız yönlerde yanıldığımızı nasıl anlıyabiliriz ???

 

Bakın, “gâvur icadı” dediğimiz televizyonda, milletin önünde HİÇ UTANMADAN kendisine NANKÖRLÜK yaptığımız BÜYÜK ATA ne diyor:

 

“En önemli ve verimli vazifelerimiz millî eğitim işleridir. Millî eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lâzımdır. Bir milletin hakîki kurtuluşu ancak bu suretle olur.”

 

“MİLLÎ EĞİTİMDE süratle YÜKSEK bir seviyeye çıkacak bir milletin hayat mücadelesinde MADDÎ, MÂNEVÎ bütün KUVVETLERİNİN ARTACAĞI  MUHAKKAKTIR  !!!

 

Bugün İNCİL’i bilmezsek ve bilmek istemezsek, bir parçası olduğumuz Avrupa’da “Hıristiyan Demokrat Parti” isimleriyle halka hizmete girişen sosyal veya siyasal kuruluşlarla görüşüp onların gidiş ve tüzüklerini yargılayabililir miyiz ? Ebedî Söz İNCİL’deki KURBAN İSA’nın Merhamet Hizmetlerini ve Emirlerini bilmek istemezsek, O’nun ismini taşıyan kuruluşların doğru veya yanlış taraflarını ayırt etmek, mümkün olur mu ? Karşılıklı siyasal anlaşmalara girmek istediğimiz bireylerin veya milletlerin genel inanç ve kültürlerini öğrenmekten kaçarsak, bizlerde anlayış kalır mı ? Elbet kalmaz ve yoktur ! Bizim “Din ve Îman” diye inandığımız “Gaddarlık Fetvalarını” o “Gavur” dediğimiz insanların hiç inceleyip bilmediklerini sanırsak, tümden yanılmaz mıyız ? Yanılmıyor muyuz ? İlişkide bulunduğumuz bireylerin veya milletlerin ruhsal inanç ve düşüncelerini gerçekte olduğu gibi okuyup öğrenmek istemezsek, bizim yargılarımıza kim kulak asar ? Acaba, kendi mutluluğumuzu istediğimiz kadar da onların mutluluklarını istemek, hiç aklımıza gelir mi ? Başkalarını da ATATÜRK’deki SEVGİ ve SAYGI ile DÜŞÜNMEK RUHU’nu,  ne zaman öğreneceğiz ? Kendimizden başkasını “Kâfir ve Gavur” sözüyle yargılayan sapıklık ve ŞAPŞALLIKTAN ne zaman kurtulacağız ? Bakın BÜYÜK BAŞKAN ve BÜYÜK ATA, ne diyor:

 

“Bugün bütün dünya milletleri aşağı yukarı akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler. Bu itibarla insan mensup olduğu milletin varlığını ve mutluluğunu düşündüğü kadar bütün dünya milletlerinin huzur ve refahını düşünmeli ve kendi milletinin mutluluğuna ne kadar kıymet veriyorsa bütün dünya milletlerinin mutluluğuna hizmet etmeğe elinden geldiği kadar çalışmalıdır ki, bu yolda çalışmakla hiç bir şey kaybedilmez. Çünkü dünya milletlerinin mutluluğuna çalışmak, diğer bir yoldan kendi huzur ve mutluluğunu temine çalışmak demektir.Dünyada ve dünya milletleri arasında sukûn, açıklık ve iyi geçim olmazsa , bir millet kendi  kendisi için ne yaparsa yapsın huzurdan mahrumdur. Onun için ben sevdiklerime şunu tavsiye ederim:

 

Milletleri sevk ve idare eden adamlar, tabii evvelâ ve evvelâ kendi milletinin varlığının ve mutluluğunun yaratıcısı olmak isterler. Fakat aynı zamanda bütün milletler için aynı şeyi istemek lâzımdır... Bunun için insanlığın hepsini bir tek vücut ve bir milleti de bu vücudun bir organı saymak gerekir. Bir vücudun parmağının ucundaki acıdan diğer bütün organlar etkilenir...İşte bu düşünüş, insanları, milletleri ve hükümetleri bencillikten kurtarır. Bencillik şahsî olsun millî olsun daima fena sayılmalıdır

 

Canım soydaşlarım, şimdi insandaki ruhu SEVİNDİREN GERÇEKLERE bakınız: İnsanları ve milletleri yaratan ve seven KUTSAL RUH’un isteğiyle Atatürk’deki ruh,  tam bir uyuşma ve kaynaşma içindedir! Çünki KUTSAL RUH’un,yazdırdığı Ebedî Söz İNCİL’de şöyle okuyoruz: “Ferisiler (denen dinciler) İsanın  Sadukiler (denen dincileri) susturduğunu işittikleri zaman, bir araya toplandılar. Onlardan bir fakih (dinde şeriat denen yasaları bilen bir hukukçu), İsayı deniyerek ondan sordu: Ey Muallim, şeriatte büyük emir hangisidir? İsa ona dedi:  “Allahın Rabbi bütün yüreğinle, bütün canınla, bütün fikrinle seveceksin.” Büyük ve birinici emir budur. Ve buna benziyen ikincisi şudur: “Komşunu (insan kardeşini) kendin gibi seveceksin.” Bütün şeriat ve peygamberler bu iki emre bağlıdır

 

Lâkin biz kibirliler, dünyada şaşkın sarhoşlar gibi, bunlardan daha büyük başka bir emir aramakla meşgulüz ! KUTSAL SEVGİ YOLU’nu bilmediğimiz için, gerçek ibadet sanıp kibir ve gösterişle kıldığımız namazlarda, tuttuğumuz oruçlarda, kestiğimiz hayvanlarda KURTULUŞ ARAMAKTAYIZ !!! 

 

Ne gariptir: Kutsal Söz İNCİL, bizdeki “fetvalara” hiç benzemiyor ! Yaratan RAB için olsun, O’nun yarattığı insan için olsun, tek SÖZ ve tek EMİR: “SEVECEKSİN” diyor. Tabi bizler RAB’bin YÜZܒne ve SÖZܒne bakmak istemediğimiz için, böyle SEVGİ ve MERHAMET sözleriyle hiç karşılaşmıyoruz ! Bu KUTSAL ve EBEDÎ SEVGİ SÖZLERİ’ni de ATATÜRK’den ve ATATÜRK’ün ümit bağladığı YENİ NESİL’den çok iyi sakladık; hâlâ da UTANMADAN saklamaktayız !!!  Şimdi:“Y-a-ş-a-s-ı-n  B-i-z-d-e-k-i  D-e-m-o-k-r-a-t-i-k  E-ğ-i-t-i-m .” deyip övünelim mi. ???

 

Biz, bilgisiz kafamıza geçirdiğimiz “MAKAM  KAVUKLARI” ve “MAKAM CÜBBELERİ” ile ATATÜRK’ün YENİ NESLERİ’ni bile kandırıp ZEHİRLEMEKTEN utanmayız ve utanmıyoruz! YENİ NESİLERİMİZ’i, KUTSAL ve EBEDÎ DEĞERLER’den uzaklaştırıp boş kibirle ŞİŞİRMEKTEN BÜYÜK ZEVK ALMAKTAYIZ. “İlâhiyat Fakülteleri için profesör” olunca da basın ve yayın araçları bizim emrimize verilmiş “Yalancılık Araçları” oluyor! İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde Öğretim Üyesi bir Profesör Soydaşımız radyoda: “Kur’an-ı Kerim,  İleri Ülkelerde, lubratuarlarda, mikroskop altında, cümle cümle, kelime kelime, harf harf ve nokta nokta, gece gündüz tetkik edilmektedir! Bu ülkelerin ileri gidişlerinin tek nedeni budur!” diyen öldürücü yalanlarla, ATATÜRK’ün NESLİ’ni zehirleyip uyutmaktan asla utanmıyor, utanmıyoruz ve utanmıyacağız ! Çünkü bizde, KUTSAL RUH’un istediği ve ATATÜRK’ün beklediği “VİCDAN” kalmamıştır..!!!

 

Eğer meslek arkadaşları olarak ATATÜRK’ü  TAKDİR EDİP SEVEN  SUBAYLARIMIZ  olmasaydı,  acaba bugün bizim halimiz nasıl olurdu ? Ortadoğudaki milletlerle giriştiğimiz dincilik yarışlarında asla geri kalmıyacağımıza göre, acaba bizler hangi millete benzerdik ? Sıradan başlayıp: “Cezair, Libya, Habeş,Mısır,Filistin,Ürdün,Lübnan,Suriye,Irak, İran, Suudi, Afkan, Pakistan ve Hıdistan,Endenozya derken, hangisini seçerdik?  “İŞ VEREN’i” kendisi için ALLAH sayan Japon halkı bile tarihte Hitler gibi sapıtıp başka milletleri öldürmeğe kalktı.! Şu Küçük Dünyamız’daki bu sapık gidişlere biz ne diyelim ???

 

Günümüzde bile “Müslümanız” diye, KADIN SOYDAŞLARIMIZI insan kılığından çıkaran ve İNSAN HAKLARI’ndan soyan  milletlerden daha çok hangisine benzemek istediğimizi bilmiyoruz !!!

BÜYÜK ARMAĞAN ATATÜRK bize verilmeseydi, RAB önünde ve Türk Tarihleri’nde kendisiyle ÖVÜNECEĞİMİZ ve SEVİNECEĞİMİZ kimimiz kalırdı ? ATATÜRK’ü  bilen SUBAYLARIMIZ ve BÜYÜKLERİMİZ olmasaydı, bugünkü Türk Dünyası’nda ATATÜRK’ün yeri ne olurdu ???

 

Yaratan’ın önünde ne kadın, ne de erkek farkı vardır

 

21 inci yüzyılda bile kadınlara karşı adaletsiz davranmaktan utanmıyoruz! Erkek ruhundaki bencilliğimizi tatmin etmek için sarıldığımız Arap dinini  kadınlarımızı kendimize köle kılmakta çok güçlü bir yular olarak kullanmaktayız!!!

Bakın KADIN SOYDAŞLARIMIZA yönelik ADALETSİZLİKLERİMİZ konusunda BÜYÜK ÖNDER ATATÜRK, bizlere neler söylüyor:

 

“Seyahatim esnasında köylerde değil bilhassa kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok yoğun ve itina ile kapatmakta olduklarını gördüm. Erkek arkadaşlar, bu biraz bizim bencilliğimizin eseridir. Fakat muhterem arkadaşlar, kadınlarımız da bizim gibi  kavrayışlı ve düşünür insanlardır. Onlar yüzlerini cihana göstersinler. Ve gözleriyle cihanı dikkatle görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur.” ...  “Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez veya bir peştemal veya buna benzer bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın mâna ve anlamı nedir? Bu hal milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal düzeltilmesi lâzımdır

 

“Zaman ilerledikçe, ilim geliştikçe, hayatın, asrın bugünkü gereklerine göre evlât yetiştirmenin güçlüklerini biliyoruz. Anaların,. Bugünkü evlâtlarına vereceği eğitim eski devirlerdeki gibi basit değildir. Bugünün anaları için gerekli özellikler taşıyan evlât yetiştirmek, evlâtlarını bugünkü hayat için faal bir uzuv haline koymak, pek çok yüksek özelliği taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız hattâ erkeklerden daha çok aydın, daha çok kültürlü, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer gerçekten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar.” 

 

“Şuna inanmak lâzımdır ki, dünya yüzünde gördüğümüz her şey KADININ eseridir.”

 

“Bir toplum, cinsinden yalnız birinin yeni gerekleri edinmesiyle yetinirse o toplum yarıdan fazla kuvvetsizlik içinde kalır.. Bizim toplumumuzun başarı gösterememesinin sebebi KADINLARIMIZA KARŞI gösterdiğimiz ilgisizlik ve KUSURDAN doğmaktadır...Bir toplumun bir organı faaliyette bulunurken diğer organı işlemezse o toplum FELÇ olmuştur..Bundan ötürü bizim toplumumuz için ilim ve teknik gerekli ise bunları aynı derecede hem erkek hem de kadınlarımızın edinmeleri lâzımdır..BUGÜNÜN GEREKLERİNDEN BİRİ DE KADINLARIMIZIN HER HUSUSTA YÜKSELMELERİNİ TEMİNDİR. Bu sebeple kadınlarımız da bilgi ve teknik sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğretim derecelerinden geçeceklerdir. Sonra kadınlar sosyal hayatta erkeklerle beraber yürüyerek birbirinin yardımcısı ve koruyucusu olacaklardır.”

 

“Daha endişesiz ve korkusuzca, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını çalışmamızda ortak yapmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınını ilmî,ahlâki, sosyal, ekonomik hayatta erkeğin ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve koruyucusu yapmak yoludur.”

 

“Bu kararTürk kadınına sosyal ve siyasî  hayatta bütün milletlerin üstünde yer vermiştir. ÇARŞAF  içinde, PEÇE  altında ve KAFES arkasındaki Türk kadınını  artık tarihlerde aramak lâzım gelecektir.”

 

Siyasî ve sosyal  hakların KADIN tarafından kullanılmasının, İNSANLIĞIN MUTLULUĞU ve SAYGINLIĞI AÇISINDAN GEREKLİ OLDUĞUNA EMİNİM

 

Şimdi biz,  bu ATA’ya ne diyelim ? ATATÜRK’deki ÖRNEĞİ ve YÖNETİMİ gördükten sonra bile KADINLARIMIZ, İNSANLIK HAKLARI’ndan devamlı soyulmaktalar ! Bu haksızlığın doğurduğu acıya dayanamıyan kadınlarımız içinde, eşi görülmemiş cesaretle intihar edip HÜRRİYET’i seçenler var ! Bundan daha büyük “İMDAT ÇAĞRISI” ve KADINA KARŞI yapılan haksızlıklara karşı İNTİHARdan daha büyük İSYAN olur mu ? İntihara mecbur bıraktığımız bu KADIN KARDEŞLERİMİZ’den birisi, kendisi ile birlikte küçük kız evladını da uyku hapı ile zehirleyip beraber götürdüğü zaman, hepimiz  bu olayı gazetelerde okuyup geçtik ! ATATÜRK’ün kurduğu BÜYÜK MECLİS’de oturan KADIN Millet Vekilleri ve Bakanlarımız bile, bu MİLLÎ DERDİMİZİ MECLİS’e getirip işlemediler ve hiç ses çıkarmadılar ! Ortadoğu’da kadınların çekilmez yükünü simgeleyen bu İNTİHAR gerçeğine parmak basıp Milletin dikkatini çekmeden uyudular ! Bu acı gerçeği DÜŞÜNMEK ve DÜŞÜNDÜRMEK için, her yıl aynı günde bütün milleti, hiç olmazsa, İKİ DAKİKALIK bir SAYGI DURUŞU’na dâvet edemediler! “Saçı uzun, aklı kısadır” diyen Allah’sız ve adaletsiz geleneklerimizle yerden yere çarptığımız ANNELERİMİZ’in ve KIZKARDEŞLERİMİZ’in bu gerçek ve büyük derdine karşı, Büyük Millet Meclisimiz’in böylesine vurdum-duymaz ve VİCDANSIZ davranması, ADALET isteyen RAB’bin önünde ve SAYGI isteyen ATATÜRK’ün önünde, son derece utandırıcı,  yüzkarası bir tutum ve davranış değil midir? ATATÜRK’ün yarattığı DEMOKRASİ’de, AK PARTİ diyeceğimiz, “ATATÜRK KADINLAR PARTİSİ !”  ne zaman KURULACAKTIR? Sayıları erkeklerden fazla olan KADIN SOYDAŞLARIMIZ, ezelden hakları olan, SOSYAL ADÂLET’e ve SİYASAL YÖNETİM’e ne zaman hiç olmazsa YÜZDE ELLİ oranında TAM ORTAK OLACAKLAR? Bütün Dünya Milletleri’ne ÖRNEK bir TÜRK MİLLETİ olmak için, KADINLARA tanıdığımız “SOSYAL ADÂLET” ve “SİYASAL YÖNETİM HAKKI” bu mudur? ANNELERİMİZE ve KIZ KARDEŞLERİMİZE YULAR VURMAKTAN ne zaman UTANACAĞIZ? RAB önünüde sürdürdüğümüz bu adaletsizlikten ne zaman kurtulacağız ???

 

Bu DÜNYA’da RAB’bin ve ATATÜRK’ün istediği ÖRNEK MİLLET’i yetiştirecek KADIN ANNELER, yine erkeklerdeki bencil zorbalıklarla yularladığımız ANNELER midir ? Biz, KUTSAL RUH’un önünde kimi kandırıyoruz ??? 

 

İNCİL’de geçen GALATYA ismi, bugünkü ANKARA Beldesi’nin eski adı olduğu için, bu kısmı ben, “GALATYALILAR” diye değil, hep “ANKARALILAR” diye okumayı özel görev bildim ! Bakın, insanı YARATAN ve SEVEN KUTSAL RUH, İNCİL’de ANKARALILAR’a  ne diyor:

 

“Hepiniz îman vasıtası ile Mesih İsada Allahın çocuklarısınız..Ne Yahudi ne de Yunanlı vardır, ne kul ne de azatlı vardır, ne de erkek ve dişi vardır; çünkü Mesih İsada siz hepiniz birsiniz:”

 

Şimdi KUTSAL RUH’dan, bu DÜNYA’ya akan, bu KUTSAL MÜJDE’ye insan, sevinip “ÂMİN !” demez mi ? Kimse demese ben, AMİN ! diyorum ! YARATAN ve ÇAĞIRAN KUTSAL RUH’un önünde, KADINLARA haksız davranmakta devam edersek, bizde RAB BİLGİSİ, RAB SEVGİSİ ve RAB Korkusu  kalır mı ? KALMIŞ mıdır ???

 

Bu noktada bir halk şairimizin: “Bir atı severim, bir de güzeli !”  diyen sözleri aklıma geliyor ve ben de tıpkı onun gibi: Bir GÜNAHLARI BAĞIŞLAYIP ölü ruhları DİRİLTEN MESİH İSA’yı  SEVERİM, bir de KADINLARI EŞİT ARKADAŞ sayan ATATÜRK’ü ! diyorum !!!

 

Ne ekiyorsak onu  biçiyoruz

 

Bu çağda bile halâ İNCİL’den kaçıyoruz ! Türk olsun yabancı olsun,  RAB’bi seven ve onun hatırı için insanlara  PARASIZ İNCİL dağıtan DEĞERLİ KULLARI tutuklayıp hapise sokmayı MARİFET sanmaktayız ! Durum böyleyken de kendimizi AVRUPA’lı ve MEDENÎ saymaktayız ! Acaba, “BATI” dediğimiz Avrupa’da veya Amerika’da, Arap olsun, Rus olsun, köylerde ve şehirlerde; yollarda ve meydanrlarda parasız veya para ile KURAN dağıtan veya satan KAÇ KİŞİ bugüne kadar tutuklanıp HAPİSE TIKILMIŞTIR ? Bu durumu ARAŞTIRIP ÖĞRENMEK GEREKMEZ Mİ ? Bundan büyük bilgisizlik ve şapşallık, yozluk ve yobazlık, vahşîlik ve gaddarlık olur mu ???

 

ATATÜRK’ün KURDUĞU TÜRKİYE’de “Kilise” ismiyle “İNCİL ÖĞRENİM YUVASI” kurmak isteyen Türkler’e bin dereden binbir mâzeret bulup onların YÜCE dileğini  silip atarken, BATI’da  “CÂMİ” ismiyle kurduğumuz  “ARAP HANELER’e”  karşı çıkan KİMdir? KUTSAL RUH’un HATIRI için kurduğumuz bu sanat eseri güzel binalarda, yine KUTSAL RUH’dan DERSLER ÖĞRENİP SEVİNÇLE ve KUTSAL SEVGİ ile YAŞAMAMIZ ve YAŞATMAMIZ gerekmez mi ???

 

Tarihte Osmanlı Devri’ndeki HAKSIZLIKLARI görünce içi yanan ve : “Adam, aldırma, geç git, diyemem ! Alırım, aldırırım; hakkı tutar kaldırırım !” dediği için bedenlerini zindanlarda çürüttüğümüz NÂMIK  KEMALLER’in ruhundan hiç mi ders öğrenemedik ? “Selâm verdim; rüşvet değildir, diye almadılar!” diyen ve ezelî derdimizi açıklıyan yazarlarımızdan  hiç mi ders almadık ? Bizlerde tam yerleşmiş ve kökleşmiş olan bu BİLGİSİZLİK, VİCDANSIZLIK ve ADALETSİZLİKLER nedir ? Nereden kaynaklanıp gelmektedir ? Bu önemli soruyu OKULLARIMIZDA RESMEN düşünüp işlememiz gerekmez mi ???

 

İnsanları sevdiği kadar da yagılayan Ebedî Kurban Mesih İSA, bizim gibi inatçı dincilere ve milletlere, İNCİL’de bakın ne diyor: “Neden söylediğimi anlamıyorsunuz ? Çünkü benim sözümü dinlemiyorsunuz. Siz babanız İblistensiniz; ve babanızın heveslerini yapmak istiyorsunuz. O başlangıçtan katil idi, ve hakikatte durmadı; çünkü kendisinde hakikat yoktur. Yalan söylediği zaman, kendisininkinden söyler, çünkü o yalancıdır, ve yalanın babasıdır. Fakat ben hakikati söylediğim için bana iman etmiyorsunuz. Bende günah olduğunu sizden kim ispat eder ? Ben hakikati söylüyorsam, niçin bana iman etmiyorsunuz ? Allahtan olan Allahın sözlerini dinler; onun için siz dinlemiyorsunuz, çünkü Allahtan değilsiniz 

 

Canım soydaşlarım, Kutsal Ruh’un bu Yargı Sözü çok AĞIR ve ÇARPICIDIR. Yaratan Kutsal Ruh’un Gerçek Sözleri, insanın ruhunu ACITIP YAKAR ! Fakat Yargılayan RAB’bin SÖZÜ, insanı karanlıklarda bırakmaz !Yaktığı kadar da AYDINLATIR, KUTSAL SEVGİ ile BAĞIŞLAR, TEMİZLER , YENİLER, SEVİNDİRİR, SEVDİRİR ve YAŞATIR !!!

 

Rab önünde Âdem oğullarının farkı yoktur, çünki Ebedî Söz şöyle bildirir: “Hepsi günah işlediler  ve Allahın izzetinden (kutsal iyiliklerinden)  mahrum kaldılar.”  İnsanlar ister Buda kültüründen olsun, ister Hindu kültüründen gelsin, ister Katolik, Protestan, Şii, Sünni olsun, ister Allah’sızlık-îmanından gelsin, bütün âdem oğulları, Rab önünde günahlı ve düşüktür! Îmanlı atamız İbrahim’e sünneti emreden Kutsal Ruh, yalnız derideki sünnetlilikle de yetinmiyor. Sünnetle öğünmemize imkân bırakmıyor!Yargılayan Rab, “yürekte ve ruhta sünnetlilik” istiyor ve arıyor! Çünki yeryüzünde sünnet derisi kesilmiş olan pek çok kerhaneciler, mafyacılar ve kâtiller bulunduğunu biliyor. Kulların kendi yüreklerinden doğan kibiri, kötülükleri, dincilik kavgalarını, kâtillikleri Rab Allah, asla istemediği halde, bu kötülükleri yapmak ve İblis’le birlikte sevinmek, âdem oğullarının hoşuna gidiyor. Rab önünde KİBİR ve kibirden doğan BİLGİSİZLİK, insan için resmen BAŞ BELÂSI olarak kalıyor !!!

 

Allah, yarattığı âdemoğlunu yargılarken, insan gibi saça, başa da bakmıyor; yüz güzelliğine ve giyinişe de bakıp ALDANMIYOR. Ebedî Söz şöyle diyor: “RAB insanın gördüğü gibi görmez; çünkü insan yüze bakar, fakat RAB yüreğe bakar.”

 

Şimdi biz, yeryüzünde kendimizi beğenmiş kullar olarak yürürken, bu yargıdan  nasıl kurtulacağız ?

 

Benlik ve bencillik ruhundan kurtulmak için Rab önünde oruç tutmak elbet iyidir! Fakat kibir ve gösterişle tuttuğumuz oruçlar da Rab’bi memnun edemiyor. “Oruçlu ağzımla beni kızdırma be!” diye bağırıp kibir kusan bir ruhla tuttuğumuz  oruçları bilen KUTSAL RUH: “İşte siz kavga ve çekişme için ve kötülük yumruğu ile vurmak için oruç tutuyorsunuz..Buna mı oruç ve RABBE makbul gün diyorsun? Benim seçtiğim oruç, kendi ekmeğini aç olanla paylaşmak, ve yurtsuz düşkünleri kendi evine getirmek, ve çıplağı görünce üstünü örtmek değil mi?” diye sorup her birimizi yargıya çekiyor ve her birimizi Ebedî Yargı’da bırakıyor! Allah’ın Yargısı da şakaya gelmiyor !!!

 

Her kulu Kendi Merhameti ile Ebedî Kurtuluş’a Çağıran Kutsal Ruh, kesilen kurbanlar konusunda da insanları yargılarken: “RAB kendi sözünün dinlenmesinden hoşlandığı kadar takdîmelerden ve kurbanlardan hoşlanır mı?..itaat etmek kurbandan ve dinlemek koçların iç yağından iyidir..Kötülük etmekten vazgeçin. İyilik etmeyi öğrenin.”diye açık bildiriyor. Ebedî Söz’e boyun eğmemizi ve kurban olarak da merhamet-hizmetleri dökmemizi istiyor !!!

 

Güzel ama, kibirle dincilik yapıp böbürlenmek dururken insan, Rab’be boyun eğip hizmetçilik yapar mı? Kibirde yürümeğe alışık kul, Rab Sözü’nü duyabilir mi?  Kutsal Ruh, bizim “Namaz” dediğimiz dualarla da yetinmiyor:

 

“Dau ettiğiniz zaman da ikiyüzlüler gibi olmayın; çünkü insanlar kendilerini görsünler diye,  ibadethanelerde ve köşe başlarında durup dua etmeyi severler...Dua ederken imansızların ettiği gibi  boş tekrarlar yapmayın.” deyip açık söylüyor !!! 

 

Akrabalarımı ziyaret ettiğim büyük şehirde önceden tanışmadığım komşulardan üniversite öğrencisi gençler ziyaretime geldiler. Üniversitede çeşitli fakültelerde olduklarını öğrendim. Hemen dertlerini bana da açtılar: “Abiciğim, bu ülkenin bugünkü düşük duruma gelmesinin tek nedeni ancak Atatür’kün tuttuğu yanlış yollardır. Her şeyden önce, Osmanlı’da kullandığımız Arap Alfabesi’ni atıp yeni bir alfabe getirmesi bu milleti son derece tembelleştirdi. Bakın, Japon alfabesi zor olduğu için bugün Japonlar dünyanın en ileri milletidir. Aslında tam demokratik bir seçim yapılsa bugün Atatürk’ün Anıt Kabri delik deşik olur ve kemikleri ülkenin her köşesine lânetle atılır ve bu gerilik derdi son bulur!”

 

Şimdi bizler, böylesi acı bir düşünüşe sokmuş olduğumuz bu samîmi genç öğrencilerimizi nasıl suçlıyalım?  Onları türlü yalanlarla besleyip bilgisizlik yollarına sürükliyen Millî Eğitim Sistemimiz’e nasıl NOT verelim? Aynı Yalancılık Sistemi ile yetiştirip PROFESÖR Unvani’nı verdiğimiz Samîmi Öğretim Üyesi soydaşlarımıza NASIL kızalım? Onları öğreten ve yetiştiren; eken ve biçen yine BİZ kendimiz değil miyiz ???  

 

Madır Teresa (Teresa Anne) isminde, aslen Arnavut, sonradan  Amerikan vatandaşı olmuş, yaşlı bir kadın, kalkıp bu Dünya Köyümüz’de Hindistan dediğimiz ülkeye hizmete gitti. Orada sokağa atılmış kimsesiz çocukları toplayıp Rabbimiz’in hatırı için onlara yuva kurdu, yiyecek ve giyecek vermeğe başladı!. İnsanlardan hiç karşılık beklemeden, bulduğu kimsesiz çocukların her birine Kutsal Merhamet’le annelik yaptı!  Bu durum, Hindistan halkını memnun etmedi. Milletin vekilleri bu kadına çok kızdılar ve mecliste: “Bu kadın bizim dinimizden değildir! Misyonerdir!  Üstelik de bizim Hindu Tapınağımız’ın tam karşısında makam kurmuş çalışıyor! Milletimizin ruhunu eziyor, rencide ediyor! Bu kadının yurdumuzdan derhal defedilmesi gerekir !” diye bağırdıkları zaman, başbakanları mecliste mikrofona gelmek zorunda kaldı: “ Sizin aranızdan bu yabancı kadının kimsesiz çocuklar için yaptığı merhamet hizmetlerini yapacak bir-tek insan çıktığı gün onu yurt dışı etmezsem, beni derhal başbakanlıktan atın!"diye cevap verince kimseden ses çıkmaz oldu; hepsi süt dökmüş-fâreler gibi sustular.  Aslında “misyoner” sözü, “Rab’bin hizmetçi kulu” demektir.-Gittiğim her ülkede Rabbimiz beni de kendisine hizmetçi bir evlat kıldı. RAB için Hizmetçi Misyoner olup insanlara hizmet etmekten daha yüce bir makam var mıdır? -Hindistan’daki yöneticiler bile Rab Sözü’nü bilmedikleri için, bu Misyoner Anne’den korktular. Yine de Teresa Anne, ömür-boyu kutsal-hizmete devam edip Rabbimiz’e gitti! Şimdi, Rab önünde bu MERHAMETLİ  ANNEMİZden bizim de DERS almamız ve gerçek İBÂDET’in  ne demek olduğunu  ölmeden ÖĞRENMEMİZ gerekmez mi???

 

RUH, şöyle der: “Allah  Ruhtur, ve ona tapınanların ruhta ve hakikatte tapınmaları gerektir  Canım dostlarım, bu gerçeği unutmıyalım ve sevinelim ! Yoksa RUH önünde bireylerin ve milletlerin hâli haraptır !!!

 

Ne mutlu ki, Yargılayan Değişmez Allah, Nuh’un gününde yaptığı gibi, biz günahkâr kulları bir anda vurup yok etmiyor; fırsat veriyor; her birimizi, KURBAN MESİH’de sunduğu Ebedî Bağış’a ve Ebedî Barış’a dâvet edip şöyle çağırıyor:

 

“İlk atan suç etti..muallimlerin bana karşı suç işlediler.Ve şimdi, ey kulum..dinle; seni yaratan, ve rahimden sana şekil veren, sana yardım edecek olan RAB şöyle diyor: Korkma..senin zürriyetin üzerine Ruhumu, ve senden çıkacak olanların üzerine bereketimi dökeceğim..İlk benim, ve son benim, ve benden başka Allah yoktur,,sana ben şekil verdim; benim kulum sensin..Senin günahlarını..ve suçlarını bulut gibi sildim; bana dön; çünkü seni fidye ile kurtardım. 

 

Terennüm edin, ey gökler, çünkü bunu RAB yaptı; bağırışın ey sizler, yerin derinlikleri; ey dağlar, ey orman, ve onda olan her ağaç, terennüme koyulun; çünkü RAB..fidye ile kurtardı..Seni fidye ile kurtaran, ve sana rahimden şekil veren,. yalancıların alâmetlerini boşa çıkaran, falcıları deli eden, hikmetlileri geri döndüren, ve onların bilgisini akılsızlık eden, kulunun sözünü pekiştiren ve hizmetçilerinin öğüdünü tamamlıyan..RAB benim, ve başkası yoktur.” 

 

Bu SEVGİ, bu BAĞIŞ, bu TEMİZLİK, bu YENİLİK, bu SEVİNÇ, bu HİZMET ve bu YAŞAYIŞ, Büyük Önder ATATÜRK’ün NESLİ’ne ÇOK YAKIŞIR ve YARAŞIR ! Bu KUTSAL GERÇEK, ATATÜRK NESLİ’ni, bu DÜNYA’da PARMAKLA GÖSTERİLECEK NESİL YAPMAĞA YETERLİDİR ! BU KUTSAL SEVGİ DURMAZ, ARTAR, TAŞAR! YARATAN TANRI, bunu YAPAR! YARATAN KUTSAL RUH, insanın ruhunda KUTSAL ÎMAN, KUTSAL ÜMİT ve KUTSAL SEVGİ YARATIR, ARTIRIR; başkalarına TAŞIRIR ! Her insanı, her milleti BEREKETLER ! YARATAN RAB, KUDRET ve MERHAMET DOLUDUR ! BEREKETİNİ hiç bir insandan, hiç bir milletten ESİRGEMEZ, DÖKER ! RAB’BİN “İNCİL” dediği “KUTSAL MÜJDE” budur !!!  ÜRKÜP KAÇIŞTIĞIMIZ EBEDÎ HAZİNE BUDUR !!! 

 

Bu KUTSAL MÜJDE’nin bütün dünyaya apaçık bildirdiği MESİH İSA ile tanışmadıkça da RUHSAL KONULARDA ve RUHSAL DEĞERLERDE tümden YOZ kalmak zorundayız !!!...

 

Her birimizi Yaratan ve Seven RABBİMİZ, yurt dışına çıktığım zaman, her gittiğim ülkede, bana yine benim için ve bütün Türkler için dua eden sayısız anneler, babalar, amcalar, kardeşler verip benim için sayısız kapılar ve evler açtı ! Bu imanlı kulların bana gösterdikleri Kutsal Sevgi ve Merhamet, aynı zamanda kendi milletimize de yönelik ve açıktır ! Yeter ki, bu Kutsal Sevgi’yi ve Karşılık Beklemiyen Kutsal Merhamet’i tanıyıp kabul edelim ! Bu değerli insanlardaki Duaların, Kutsal Sevginin ve Yüce Merhametin bana gösterdiği Gerçekleri Bilerek  SEVİNDİM ve SEVİNMEKTEYİM ! Bu GERÇEĞİN ve SEVİNCİN bütün SOYDAŞLARIMA AKMASINI DİLEMEKTEYİM !!!

 

MESİH İSA İSMİYLE YERYÜZÜNE DÖKÜLEN BU KUTSAL VE EBEDΠ SEVGİNİN, BUGÜN ÜLKEMİZDE BULUNAN BÜTÜN MUHTAÇ KULLARA VE YETİM KALMIŞ ÇOCUKLARIMIZA HİZMET ETMEK İÇİN VE ONLARI EBEDİYEN BEREKETLEMEK İÇİN HAZIR BEKLEDİĞİNİ ÇOK İYİ BİLİYORUM !!! BU GERÇEĞE DAYANARAK, GÜNÜMÜZÜN SORUMLU YÖNETİCİLERİNDEN, BÜTÜN YETİM EVLERİNİN BAKIM VE EĞİTİM SORUMLULUĞUNUN YİNE EĞİTİM BAKANLIĞIMIZ CA ve  SOSYAL YARDIM BAKANLIĞIMIZCA BANA VERİLMESİNİ DİLERİM !!! ÇÜNKİ  YARATAN RABBİMİZİN BÜTÜN MERHAMET İŞLERİNDE YETERLİ ve HAZIR OLDUĞUNU KENDİ ADIM GİBİ BİLMEKTEYİM !!!

 

BATI’NIN  “FİKRİ HÜR, İRFANI HÜR, VİCDANI HÜR” MİLLETLERİ’NDEKİ ÎMANLI, YARDIM SEVER KARDEŞLERİM KANALI İLE, DÜNYAMIZIN HER KÖŞESİNE,  MUHTAÇ ÜLKELERDEKİ MUHTAÇ KULLARA AKAN KUTSAL BEREKETLERDEN TÜRKİYE’DEKİ SOYDAŞLARIMIZA DA  BEREKET AKMASINI CANDAN VE GÖNÜLDEN DİLEMEKTEYİM !!! BU KUTSAL DİLEĞİMİN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN YİNE ANCAK VE ANCAK YARATAN VE SEVEN RABBİMİZE GÜVENİP BEKLEMEKTEYİM !!! KÖR EDİLMİŞ RUHSAL GÖZLERİMİZİ AÇIP KENDİSİNDEKİ KUTSAL IŞIK VE EBEDÎ BEREKETLERİ GÖSTERMESİNİ VE BÜTÜN BU KUTSAL BEREKETLERİ MUHTAÇ  SOYDAŞLARIMA APAÇIK VE ÖLÇÜSÜZ DÖKMESİNİ, yine MERHAMETİ SINIRSIZ OLAN CÖMERT RABBİMİZDEN  İSTEMEKTEYİM !!!

 

YARATAN; SEVEN VE ÇAĞIRAN RABBİMİZİN HATIRI İÇİN KENDİ KÖYÜMDEKİ SOYDAŞLARIMA YAPTIĞIM YARDIM VE HİZMET TEKLİFİNİ, ŞİMDİ DE TÜRK YURDUNDAKİ SOYDAŞLARIMA YAPIYORUM !!! SORUMLU YÖNETMENLERİMİZİN BU KUTSAL YARDIMA ENGEL OLMAMALARI İÇİN, ÜSTELİK DE BU YARDIMI KOLAYLAŞTIRMALARI İÇİN RABBİMİZ’E DERİNDEN DUACIYIM !!!

 

Turkish Homepage

 

AntiJihad Norge

e-mail:  ajnorge@hotmail.com